Esaret Şarkısı          Çeviren : Murat Acar

Şarkı Söylüyorum ; talihsizlik ,

Dört koldan üstüme saldırsa da.

Baştan ayağa sefil ,

Acınacak bir esir...

Mutsuzum

Ve yaşıyorum güç bela.

 

Şarkı söylüyorum sana ; ama kalbim ,

Ağırlaşıyor giderek ,

Bu endişe yükü ile...

Bir yandan da dökmeliyim içimi ;

Ruhuma acı veren ,

Şu pek sık iç çekişleri.

 

Şarkı söylüyorum ; her ne kadar , ülkem

Acılı anam benim

Ki , verimliydi bir zamanlar

Ve de yenilmez...

Bir anda düşmüşse de

İşgalci İsveçlinin eline.

 

Şarkı söylüyorum sana ; ama bu şarkılar ,

Bırak söylensin yalnızca ,

Meşe ormanlarının derinliklerinde ,

Faunus ve Satyr'lerce.

Bırak , söylesinler bir başlarına şarkılarını!

Bırak ki , yakınsınlar ve döksünler içlerini!

 

Şarkı söylüyorum ; ama oluk oluk akıyor

Leh kanı , kabardıkça kabarıyor.

Kasabalardan ve köylerden , göğe

Dumanlar yükseliyor ;

Bu mutlu ülke ,

Küle dönüşüyor.

 

Şarkı söylüyorum sana ; ama sen yerinden

Kalkma , çünkü duygulanan benim böylesi.

Sevecenlikle ağlıyorum ; tıpkı

Bir ana ,

Sevgili çocuklarını

Toprağa verir gibi.

 

Şarkı söylüyorum ; ama görüyorum ,

Ne çok aziz kardeşim ,

Öldürülmüş savaşlarda.

Esarete sürülmüş , ya da

-Sanki benim kaderim-

Vurulmuş prangalara.

 

Şarkı söylüyorum sana ; Niobe de

Söylemişti , dönüşürken taşa.

Acılar içinde , çocuklarının

Cansız bedenleri başında.

O söylerken şarkısını ,

Benim de yüreğim sızılı.

 

Şarkı söylüyorum ; üzüntü verse de

Acıklı kaderim , sınırsız bir acı

Hissetmesem de...

Kestiremiyorum sonunu

Esaretin!

Yansa da canım , yüreğim.

 

Şarkı söylüyorum sana ; ama bu

Öyle bir söyleyiş ki ,

Çığlıklar doğuruyor , ağlayışlar ,

Sel gibi akan kanlı yaşlar...

Öyle bir söyleyiş ki ,

Şu acılı anımda , bir çığlık gibi!

 

Şarkı söylüyorum ; ama başımın esenliği ,

Pamuk ipliğine bağlı.

O ip ki , en küçük nedenin belirtisi ,

Geçen her saatte.

Ya da herhangi bir anda ,

Bu karanlık girdapta...

 

Şarkı söylüyorum sana ; kayıp eşinin ardından ,

Ağlamaklı öten

Çaresiz bir güvercin gibi.

O ki , sevdiği yittiğinde ,

Sürükler peşisıra kederini ,

Ormanın üzerinde.

 

Şarkı söylüyorum ; ama gücüm öylesine

Tükendi ki ,

Bu uzun esarette

Bir gölgeyim sadece.

Bükülür belim bir saz gibi ,

Rüzgar estiğinde.

 

Şarkı söylüyorum sana ; ama sesim

Ağlayan , acılı sesim benim ,

Kesildi yankısıyla şebnemin.

Sabahın erkeninde ,

Dalgalanınca sedası bayrak gibi ,

Vadinin üzerinde.

 

Şarkı söylüyorum ; dayanmak zorunda olsam da ,

Şu sancılı açlığa ,

Yalnızca ekmeğe , suya

Ve zorlu yoksunluğa...

Bakıyorum da :  Acaba ,

Acıyacak mı biri bana?

 

Şarkı söylüyorum ; ama dökülüyor

Gözyaşlarım , verimlice

Saklandıkları yerden ,

Yaralı yüreğimden.

Yıkıyorlar şarkımı ,

Zamansız bir yağmur gibi...

 

Şarkı söylüyorum ; oysa bağırıyor olmalıydım ,

Arkadaşlarıma , dostlarıma ,

Hepsi anımsamışlardı beni ,

Onlara ekmek veriyorken.

Bugün iyi niyetim,

Anımsanmıyor oysa...

 

Şarkı söylüyorum sana ; ama ,

Ne dertler açtı başıma ,

Yanar döner talihin

Bitmek bilmez cilveleri.

Acı feryatlara dönüştürdü ,

Neşeli ezgilerimi.

 

Şarkı söylüyorum ; ama, çoktan taşa dönüştüm.

Servetim nerede şimdi?

Nerede malım , varlığım?

Artakalanlar ise ,

Yanmış kül olmuş sanki ,

Yerle bir artık hepsi.

 

Şarkı söylüyorum ; söyleyeceğim ,

Sonuna kadar ,

Son yolculuğun kayığına ,

Ayak basana kadar.

Şu dünyayı , soluk gölgelere

Dönüştürene kadar.

 

Şarkı söylüyorum ve umutsuz değilim ,

Tüm bu zorluklara rağmen ;

Çünkü , Tanrım görecek beni.

Ve o ;

Her şeye gücü yeten ,

Benim yardımıma da gelecek!

 

 

İnsan Düşüncesi

Lütfen söyleyin bana , ey gözde udumun ,

Hoş telleri!

Kaygılı ve günahkar düşüncelerim ,

Dünyanın hangi köşesinde geziniyor şimdi?

 

Çoğu kez , duramaz o

Yerinde , uçar gider ,

Göze görünmez kanatları taşır onu ,

Şu koca dünyada ; bir o yana , bir bu yana.

 

Ne gecenin karanlığı ,

Ne de şafak aydınlığı , getirebilir onu geri.

Beklerim onu bazen -zavallı adam- uzun bir yolculuktan ,

Dönecek bir misafiri beklermiş gibi ,

 

Yüce Tanrım!

Bırakmışsın , sefil gövdelerimize ;

İlahi gizeminin , kavranamayan değerinin

İzlerini!

 

Ey hayranlık duyulası ,

Özgür düşünce!

Şu ölümlü halimizle bile ,

Yaklaştırır bizi senin yetkinliğine.

 

Dünyada , şu güneşin altında ,

Ne kıyaslanabilir ki , onun uçuşuyla?

Bir kuş , onca güçlü değildir ya da hızlı ;

Yaydan fırlatılmış bir ok değildir , onca kanatlı...

 

Gözün bir kırpımında ,

Gözkapağı düşmeden daha ;

Doğu okyanusunun sayısız adayı yalayıp geçtiği ,

Verimli Çin topraklarının ötesinde...

 

Ve dünyanın güney ucunda ,

Şu talihli dedikleri ;

Soğuk kuzey rüzgarlarının estiği Grölland'dan ,

Güney rüzgarlarının estiği o limana

 

Güneylilerin ,

Ümit Burnu dedikleri ,

Dünyanın bu yarısını ziyaret ettikten sonra ;

Çabucak uçar , diğer yarıya.

 

Ne kadar yol alabilir,

Topu topu bir saatte?

Yalnızca karadaki ülkelerde değil ,

Denizlerin ulaşılmaz derinliklerinde.

 

Yüzen pullu bir balıktan ,

Daha hızlı yol alabilir.

Bazen , yorulmak bilmez uçuşları ,

Güneşten de yükseğe taşır onu.

 

Sonra indirir yeniden aşağıya ,

Proserpina'nın karanlık yurduna.

Hiçbir şey yoktur çünkü ,

İnsan aklının ulaşamayacağı.

 

Lütfen söyleyin bana , ey gözde udumun ,

Hoş telleri!

Kaygılı ve günahkar düşüncelerim ,

Dünyanın hangi köşesinde geziniyor şimdi?

 

Hiç kuşkusuz , güneşin ,

Doğduğu yerdir orası.

Korkunç rüzgarlar esse de , bazen orada ;

Ben , umudun yeri diyeceğim yine oraya.

 

 

Burun

Burun (çok mu küçük?) olsun şiirimin konusu ,

Şu basit nedenden ki ; bazıları vardır ,

Bilgili şiirleri çoktan betimlemiştir.

Gelecek nesiller için ; güzel gözleri

Ya da tombul , şımartılmış elleri ya da sırma saçları

Ve sergilemiştir zekaların en keskinini...

Hatta , şanslıdır bıyık ve sakal bile ;

Çünkü , yüceltilmişlerdir büyük ustanın esin gücüyle.

Oysa , burun hakkında yoktur tek bir kelime ;

Sanki gereksizmiş gibi o burun ,

Ta cennette bir yerlerde ,

Tüm nesnelerin ideaları arasında ,

Sahip değilmiş gibi seçkin bir yere. Yine de burun ,

Görülebilir orada , diğerleriyle aynı altın mimber içinde.

Nasıl ki, benzer değildir , hiçbir bıyık ya da sakal ,

İki burun da , benzemez birbirine hiçbir şekilde ;

Ne de , andırırlar iki yumurta gibi birbirlerini ,

Böyle iki burun yoktur hiçbir yerde.

Hoş ve biçimliyken bir burun ,

Doğuştan küçük ve çarpıktır bir diğeri ;

Öyle ki , burundan çok bir kancayı andırır.

Biri biraz büyükçe , sarkar halsiz

Ve gözetler ağzın içini ; ya da , yelkovan gibi

Gösterir saatleri. Ve bakarsınız ,

Kocaman bir balta gibidir , bir diğeri.

Çok geniştir birinin delikleri ,

Söndürülebilirsiniz onunla kilisedeki mumları.

Bir alakarganın tepesi gibidir birinin ucu ;

Bir parça kalkık ya da kıvrıktır bir diğerininki...

İnce ve kurudur bir tanesi , sanki bir çapa gibi.

Bir maymununki gibi bitişiktir ; hatta,

Dudakların üstündedir bir diğeri. İşte buradaki , yukarı

Kalkık bir beç tavuğununki gibi ; şuradaki ise ,

Sarkıyor Viskül nehrine , bir köprü gibi.

Bir çekiç gibidir bakarsınız bir tanesi ,

Kalın kazıklar çakmak ya da güçlü duvarları

Yıkmak için , bir şahmerdan gibi ;

Daha çok bir kütüğü andırır böylesi...

Ey soylu burun , cennette olsa da yerin ,

Dünyanın dört yanındaki burunları boş yere telef ettin!

Bütün dünyayı fetheden imparatorların ,

O şanslı hanedanları ; senin tarafından ,

Öyle cömertçe sunulmuştu ki kendilerine...

İnsanlar yanlarından geçerken,

Onlara burun kıvırdılar.

Benim hakkımı yemediğin için en azından ;

Değerbilir kalbimin bir kanıtı olarak ,

Lütfen bu şiiri kabul et , saygılı hizmetkarından.

Ey erdemli burun , eğer alaycı bir dil

Kıskanç sesiyle , sana erişmeye cüret ederse ;

Dikkat et! Sakın işine ''burnunu'' sokmasına izin verme!

 

 

Simge 8

( Hasta Gelin , Damat'tan

nabzına bakmasını ister.

Tanı : Aşk hastasıyım.

Salamon'un Şarkısı : 2 - 5 )

 

Aşkın ateşiyle yanmış ; küle ,

Katıksız küle dönmüş kalbim.

Bir iç çekiş gönderiyor sana özlemle ,

Ey benim damadım , ey benim biricik aşkım!

Nabzımı tut ve bak nasıl yandığıma ,

Kutsal meşalenin , içime aktığı ateşle ,

Güneş de öyle yakıyor işte ;

Libya toprağını , dönüştürerek küle.

Olağanüstü ve tanımsızdır aşk ,

Akıl almazdır ;

Öyle ki , benim için aziz damat ,

Ters ve acımasız yaralar aldın.

Sana karşı aşk ,

Alevlenir içimde ; yanarım ,

Ölürüm ve bulurum kendimi mezarda.

Ve devam ederim ''Sen'' de yaşamaya.

Yaşam değil bu , ne de bütünüyle ölüm ;

Fark yok gibi aralarında...

 

Simge 41

( Gelin , Damada verir kalbini

Ve döndürür tekeri ; ki , onu düzleyip parlatabilirsin.

Öğüt: Gümüşü arındır , posadan ;

Bir damar bulacaksın , katıksız olandan.

Öğütler: 5 - 4 )

 

Damat , şu yüreğimi çıkarıp göğsümden ,

Senin kutsal ellerine emanet ediyorum.

Öyle lekelenmiş ki , çirkin günahların isiyle ,

Bozulmuş güzelliği , dünyanın pisliğiyle ;

İsle kararmış kırık bir çömlek ya da

Ocakta kömürleşmiş bir odun parçası gibi.

Parlat onu , temiz ve billur olması için

Ya da bir yakut kadar duru.

Tekeri döndürecek olan benim ;

Benim , acı yaşlar da dökecek olan üstüne.

Biliyorum , biliyorum , kurduğun ilahi ,

Göksel şehri ; kapıları inciden

Duvarları mücevherlerden yapılma ve

Biliyorum , giremez kişi , saf ve temiz değilse.

Lütfen al beni de oraya ,

Bembeyaz giysilerim , yıkanmış pişmanlık yaşlarıyla ;

İzin ver de geleyim , görkemli düğününe !

 

E-MAİL

asmakat2002@yahoo.com