Tibullus
         Çeviren: Murat Acar

Genç Tibullus Quirite, gecenin ılıman karanlığında,
Venüs’ün gururlu heykelinin önünde, kalakaldı şaşkınlıkla.
Tek sözcük çıkmadı ağzından, dili tutulmuşcasına;
Yüzüne baktı yalnızca, dalıp gitti o harikaya.Uykudaydı Roma,
Dingin ve sessiz, derin bir huzurun koynunda;
Genç Quirite ise, dimdik ayakta!
Alamıyordu uykulu gözlerini, o mucizevi görüntüden;
O sanatın, büyülü güzelliğinden.
Çoktan ışımıştı şafak, o ise ayaktaydı, yeni uyanmışcasına;
Gece çözerken, büyülü beliklerini bir kez daha.
Bir düştü bu, yalnızca söküp almıştı onu bu düşten.
Uyanan şehrin karmaşasında, çınlayan gizemli sesler,
Şöyle diyordu azarlayarak, kulak verdiği o sesler:
“Tibullus’umuz mutsuz; gelin, ey Tanrılar ve
Aşık olmaktan koruyun onu, soğuk bir taş parçasına!”

 

Genç Çingene

Ey, kalbimin kaygısız çocuğu, çöz üzgün beliklerini;
Savur kaküllerini rüzgara!Ah, o kiraz dudakların,
Alev alev arzulu gözlerin, körpecik göğüslerin;
Hazza bürüsün gözlerimi!

Bana altın bir kadeh ver, tutkulu bir öykü okuyacağım;
Dilden dile dolaşan bir öykü bu ceylanım!
Bacchus’ün, zamanında nasıl sürdüğünü ordusunu, verimli Hindistan’a;
O hoş kokular ve çiçeklerle kaplı diyara.

Nasıl bir tutkunun burgacında güçlü, vahşi ve ateşli bir çığlıkla,
Erkeklerden, kadınlardan ve hayvanlardan oluşan bir ordunun ileri atılıp çılgınca;
Doğunun kösnücül kızlarını, feryat ve figanlarla,
Bozguna uğrattığını okuyacağım, Hindistan dağlarında.

Ah, genç çingene, ben de oradaydım, Bacchus’ün yanında!
Sen yine de, çöz bendeki gizemi; neredeyim, ne yapıyorum burada?
Pekala, sarhoşum ve bunun farkındayım!Ama niye gizlemeli?
Bir kez olsun değdirmedim dudaklarıma o kadehi.

 

Meşe Ağacı

Şimşeğin kavurduğu meşe ağacı, dimdik duruyor külrengi açıklıkta;
Tüm görkemiyle dikiliyor, dev gövdesiyle gururlu ve kapkara.
Dağdan esen hafif rüzgarda sallanıyor, gövdesinden fışkırmış otlar
Ve çırpınıyor, menevişli çiçekler.

Yakında kış gelecek, her şeyi hırpalayan soğuk eliyle;
Soyup süslü giysilerini, çırılçıplak bırakacak yamaçları.
Daha nice kış, soğuk rüzgarlarıyla gelip geçse de;
O, dimdik duracak yerli yerinde.

 

Akşam

Kızıl kurdelelerle, çoktan sarmalandı gökyüzü batıda;
Uzaktaki tarlalar bir bir boşaldı, dinlenmeye çekildi yorgun dünya.
Sabancı, evinin yoluna koyuldu, bitkin dudaklarında bir şarkı;
Ağaçlarla kaplı, sessiz vadilerde söylüyor aralıklarla.

Yankılanıyor tekerlek gıcırtıları ya da genç kaygısız çobanın,
Oynayıp zıplayan sürüsünü güttüğü, kavalının ezgisi;
Yanında yürürken, sallayarak kuyruğunu tüylü, tembel köpeği,
Kararan havanın, sessizliğe gömdüğü ovanın ötesinde.

Kızıl kurdeleler yavaş yavaş yok oluyor.
Cennetteki köşkleri aydınlatan ay ışığı solgun da olsa,
Süzülüyor havada usulca; büyük ve sessiz karanlık, yol gösteriyor
Büyülü geceye; bu kurşuni okyanusun bilinmezliğinde.

Uykunun, huzurlu bağrına sokulmuş her şey.Arada bir,
Komşunun yaşlı köpeği havlıyor ya da tarladan geç dönen bir işçi,
Sabanını bir köşeye çekip, yorgun sığırlarına su verirken;
Çıkrığın gıcırtısı, dökülen suyun sesine karışıyor.

 

Sonbahar

Kırlarda geziniyor sonbahar, gururlu bir masal prensesi gibi.
Demet demet başakları var altın renginde ve birbirine dolanmış
Yeşil dalları, güzel başında; gökyüzünden,
Bir büyü gibi, hoş kokulu otlara inen.

Bir elde üzüm salkımı, kan çisemişcesine üstüne kıpkırmızı;
Sonbaharın verimli gülümseyişidir bu, tatlı tatlı.
Dingindir şimdi akşamlar ve dingindir günler, onun hazırladığı;
Verimlidir hasadı.

Ah, nasıl da büyülüyor her şey bizi!Eski şöminede,
Kızılca çatırdıyor alevler huzur içinde, sis yayılıyor yamaçlara;
Havadaki nem, sarıp sarmalıyor her şeyi.Ve işte, geçmiş
Eski çağların öyküleriyle, yeniden canlanıyor gözümüzde.

Söyleşilerde, huzurlu mırıltısı geç saatlere dek sürüyor;
Uyku ağırlaştırıyor herkesi.Tutkulu bir fısıltı duyuluyor,
Evin sessizliğinde.Ama, çok geçmeden o da susuyor;
Artık uyku, parmaklarının ucunda, aramızda geziyor.

 

Güzün Sonuna Doğru

Dinle bak; nasıl uğulduyor rüzgar, şu bizim ıssız çayırlarımızda!
Kalın sis tabakalarını, nasıl da sürüklüyor sulak vadiye doğru!
Kuzgunun çığlığını dinle; tepemde yükselen ve dönüp duran!
Gökyüzü, karanlık bir peçeyle örülmüş gibi.

Kaygıyla koşuşturuyor bir tay, sırılsıklam yağmurda köye girerken,
Gürültüyle soluyor burnundan; eski ve darmadağın haldeki evler, gözüme ilişiyor.
Kapının eşiğinde bir kadın, dışarıda ıslanan kümes hayvanlarını çağırıyor;
Kaba tüylü kuyruğu ve kocaman adımlarıyla, bir av köpeği yanı başında.

Üzüntülü bir ıslık tutturmuş rüzgar, ıssız ve karanlık çayırlarda;
Kalın sis tabakalarını sürüklüyor, sulak vadiye doğru.
Kuzgunun çığlığını dinle, tepemde yükselen ve dönüp duran!
Gökyüzü, karanlık bir peçeyle örtülmüş gibi.

 

Vardar Üstüne

Kurşuni, yıkılmaz taş duvar, göğe yükseliyor gururla;
Derin ve karanlık vadilerin üstünde, kartallar savaşıyor bulutlarla.
Korkunç Vardar gürüldüyor altında, köpürerek geçiyor
Dar boğazlardan; mavi Ege denizine kavuşana dek.
Ey Sırp ırmağı, yüzyıllardır yok olup giderken; senin suların,
Karanlığın okyanusundaki dalgalar gibi, yükselip alçalacak sonsuza kadar!
İnci taneleri gibi damlaların ,öpüyor kıyılarındaki taşları;
Orada, halkımızın anıları, geçmişi ve görkemi saklı,
Mutlulukla ışıyacak orada, özgürlük aşkı!
Neşeli ve dimdik duracağım bugün; onurum kırılmış, kalakaldığım bu yerde,
“Beyaz Kartal”’ımız, açacak iri kanatlarını alabildiğine;
Ey Vardar, derin vadilerinin üzerinde!

 

Kolları Kavuşmuş Göğsümde

Kollarım kavuşmuş göğsümde,
Bakışım donuk ve cansız,
Yatarken aranızda;
Ölüm döşeğinde.

Ve siz, çiğle kaplı çelenklerle,
Ölümün soldurduğu yüzümü örttünüz.
Ağrılarımdan ve sancılarımdan dem vurup,
Ne içler geçirdiniz.

Zehirli sözlerinizi dinledim;
Ne güzel konuştunuz,yükseltip sesinizi.
Acı acı güldüm halinize,kahkahalar attım;
Kefenimin altından.

 

Kış İdili

Kış, karla kaplı vadilere ve uçsuz bucaksız düzlüklere yayıldı iyice;
Karanlık, yüksek dağları sıkıca sardı.Burgaçlarla savuruyor kar, ıssız ovaya
Tanelerini, tüm doğa sessiz şimdi ve kışın soğuk nefesi,
Dondururken dünyayı, son yapraklar da dökülüp gitti.

Odamız yoksul ve gösterişsiz; ama, neşeyle çatırdıyor ateşimiz.
Sobanın yanına kıvrılmış, uyukluyor kedimiz.
Duvarlarda, gölgelerin tuhaf dansı sürerken;
Sessizce sıralanmış uykulu çocuklar, şöminenin önüne.

Büyükbaba, eline alıyor piposunu, temizliyor içini; avucuna vura vura.
Kuru tütün yapraklarını çıkarıyor, kemerinin altından sonra;
Parmaklarıyla yoğurup, iyice piposunu dolduruyor.
Tüttürürken dumanını, dışarıda esen rüzgarın sesini dinliyor.

Kulak veriyor, köyde kağnının çatırdayan tahtalarına;
Yukarıda dönenen kuzgunun çığlığına ya da birinin konuşmasına.
“Ah, Panta’dır bu! Şu bizim komşu, sağ salim dönmüş dağdan;
Hayvanlarını aceleyle çözerken, bir yandan da evdekileri azarlıyor anlaşılan.”

Büyükbaba, bir masal anlatıyor bize; epeydir köyümüzde,
Yoksul bir kadın yaşarmış çocuğuyla birlikte.
Paul’muş adı, susmak nedir bilmezmiş kerata;
Ta, gençlik günlerimde yaşandıysa da bunlar, dünmüş gibi anımsarım hala.

Bin sekiz yüz bilmem kaçta, tam anımsayamadım şu an;
Ama, Bonaparte’ın Rusya’ya gittiği yıldı yanılmıyorsam.
Uzun, zorlu bir kıştı ve o yıl ırmaklar erken donmuştu;
Sekiz ayak kar vardı düzlükte ve dağlar da tümüyle örtülmüştü.

Soğuk bir sabah, anne dışarı çıkmış ve hayli uzaklaşmıştı evden;
Ardından, Paul de kalkmış ve bir başına sıvışmıştı küçük adam köyden.
Ne geri dönmüştü bir daha, ne de bulunabilmişti gün boyu aramalarına rağmen;
Üzüntülü anneciği, kendine beddualar edip, gözyaşları içinde dövünürken.

Bütün gün, bütün gece, annesi ağlayarak acıyla;
İncecik iğini çevirdi durdu.Şöyle yakardı Tanrı’ya:
“Hiç değilse söyle bana!” diye ağladı. “Nerede son buldu,
Küçük Paul’ün yaşam yolculuğu? Son bir kez olsun, görebilsem onu!

Tanrı, kadıncağızın dualarında usandı, onu kürklerle sarmaladı;
Sonra, yanına çağırıp Aziz Peter’i, kadının neden ağladığını sordu.
Öğrenince gözyaşlarının nedenini, sızladı Tanrı’nın vicdanı;
Bunun üzerine, Paul’ü hemen buldu, kaldırıp asasını.

Cennette buldu onu.Doyasıya meyva suyu içiyordu;
Yemyeşil meyva ağaçlarından, altın elmalar yiyordu.
Ağaçların altındaki sayısız çocuk, bembeyaz elbiseleri içinde,
Cennetin çiçeklerle kaplı yollarında, elma yiyerek geziniyordu.

Boyunlarında gümüşi çıngıraklarla, kuzucuklar aralarında koşuşturuyordu;
Hoş kokulu çiçeklerin üstünde, kelebekler oradan oraya uçuşuyordu.
Yemyeşil çayırların içinden, cennetin ışıltılı ırmakları akıyordu;
Rengarenk kuşlar, dingin su kıyılarına konuyordu.

Azarlarcasına haykırdı Tanrı: “Paul, gel anlat bana, seni yaramaz!”
Elmalar döküldü sarsılan ağaçlardan. “Kim getirdi seni buraya?
Şimdi, in şu ağaçtan aşağıya, giysilerini giy ve eve git doğruca,
Zavallı annenin yanına; nazik ol ona karşı ve bir daha da sözünden çıkma!”

Böylece çocuklarım; Paul, bir akşam yuvasına, annesine geri döndü.
Köyden geçmekte olan arabacılar bulduklarında onu,
Karla kaplı yolun kıyısında, yarı baygın yatıyordu;
Bitkin ve solgundu, derin bir dalgınlıkla, neredeyse donuyordu.

Paul bir şeyler mırıldanıyor, anlatıyordu nasıl cennete vardığını;
Evet, sürekli anlatabilir bize, cennette geçirdiği zamanını.
O zamandan beri, Paul, nazik ve saygılı annesine;
Şehre bile gidiyor onunla, yardım etmek için işlerine.

Uluyor aç tilki dışarıda, rüzgar çok sert esiyor düzlükte;
Kurtlar inmiş köye, kol geziyorlar evlerin önünde.
Köyün dumanaltı hanından, neşeli şarkılar yükseliyor;
Uzaktaki kulaklara, müziğin zayıf ve tekdüze sesi ulaşıyor.

O ses de, gecenin içinde yitir gidiyor.Eski bir şöminede,
Ağır ağır yanan kütüğün karşısında; kocaman, tekir bir kedi uyukluyor.
Tembelce aralıyor gözlerini; rüzgar sarstıkça duvarları, çatıyı.
Sonra, esneyip kaygısızca, huzurlu ve miskin uykusuna dönüyor.


 
 
 

E-MAİL

asmakat2002@yahoo. com