![]() |
![]() |
Basın Özgürdür ! “Basın özgürdür!” Bulgar anayasasının 79. maddesi bu sözlerle başlıyor.Biz de, gazetemizin ilk makalesini bu sözlerle başlatarak, okuyucularımızın önünde açıklıyoruz.Anayasanın bize vermiş olduğu bu hakkı, gücümüzün yettiği kadar; halkın çıkarını korumaya, onun haklarını ve özgürlüğünü savunmaya, ortak iyiliğini sağlamlaştırmaya çabalayacağız.Aynı zamanda, halkın tarlasında, 500 yıllık tutsaklığımızdan miras kalarak büyüyüp yerleşmiş olan; zararlı, yabansı ve kötü otları çekip çıkartmaya ve köklemeye de, gücümüz yettiğince çabalayacağız. Kurtarıcı çarımızın yardımıyla, Türk köleliğinden kurtulan bizler; ondan bize kalan hatalardan, ne yazık ki kurtulabilmiş değiliz.Onun utanç verici lekesi, hala birçoğumuzun alnını süslüyor.Bu hatalara karşı, kölelik utancının temsilcilerine ve hayranlarına karşı, amansız bir mücadele ilan ediyoruz; ölüm kalım mücadelesi.Tamamen eminiz ki, hayatta kalan Türk çorbacılarının (Halkın Türk ileri gelenlerine taktığı ad), bütün kötü düşünce ve planları ölü doğacak ve yuhalanacak bir duruma düşecek.Çünkü, halk, iyice tanıdığı bu ağaların ardından hiçbir zaman gitmeyecek ve onlara, iğrenç bir şeymiş gibi bakacak. Kötülüğün kök salmasına izin vermek, bir an önce yok etmemek; halkın bünyesinde, bir kangrenin gelişmesine izin vermek demektir.Bu da, bünyeye bulaşır.Biz, bu kötülükle gücümüz yettiğince mücadele edeceğiz.Eminiz ki, bütün onurlu Bulgar vatandaşları ve vatanseverleri, yaptığımız bu yararlı etkinlikleri destekleyecektir.Bundan başka, okuyucularımıza; anayasanın halkımıza vermiş olduğu, bütün adalet ve iyilikleri tanıtacağız.Ne yazık ki, onlara karşı; zamanımızın utancı ve ayıbı olarak, birkaç kara ruhlu insan var.Bunlar; anayasayı yok etmeye, batırmaya, adaleti ve özgürlüğü ortadan kaldırmaya çalışıyor.Bulgar halkı arasındaki bu cehennem yaratıkları; yani, anayasa düşmanları, oldukça az sayıdalar ve eminiz ki, yakın zamanda, onlar aramızdan tamamen kaybolup gidecekler. Berlin antlaşmasınca, Bulgar halkının parçalanmış bölümlerini birleştirmek; her zaman için, bizim en ateşli arzumuz olmuştur.Bu kutsal amacımıza ulaşmak için, biz şimdiden kalemimizi kullanıyoruz.Sabırsızlıkla o mutlu günü bekliyoruz.Ki, hep birlikte hareket ederek; birleşmemiz, özgür ve onurlu olmamız için bıçağımızı kullanacağız.Aynı, tam 500 yıl; hep birlikte ağlayıp, acı çektiğimiz gibi.Özgür basın programı kısaca budur.Onu sevinçle bekliyoruz; ki, halkımızca iyi karşılanacak ve kabul edilecektir. Onurlu Bir Bulgar Vatandaşının Düşünceleri Bu günleri de gördüm, şükürler olsun sana Tanrım! Özgür Bulgarları, Bulgar krallığını, Bulgar meclisini, Bulgar milletvekillerini de gördüm.Nasıl sevinmeyeyim, nasıl da şenlenmeyeyim, bütün bunlara bakınca? Hatta, bazen de; neden içip içip de, sarhoş olmayayım? Sevincim o kadar büyük, öylesine engin ve sonsuz ki!Kendimi, bir bulut üzerinde gidiyor gibi hissediyorum ve süzülüyor, süzülüyorum.Altımda, milyonlarca; mutlu, gülümseyen ve sevinçli yüzü seyrediyorum.Böylesi dakikalarda, ( ki, bende sıkça bu haller oluyor) yağmur sonrası mantarlar gibi çoğalan komisyonlar onuruna verilen bazı yemeklerde, gece yarılarına kadar kaldığımda ve özellikle de, berbat kokulu bir lokantada, yarı ayyaş Bulgar çokbilmişleri, çeşitli siyasi, ekonomik ve toplumsal sorunları, pratik yöntemlerle desteklenmiş, en gerçekçi kanıt ve argümanlarla tartıştığında, ben öyle mutlu, öylesine hoşnut oluyorum ki; o an, Çin imparatoru gelip de bana, “Yerlerimizi değişelim!” dese, ben hiç düşünmeden, onun önerisini geri çevirirdim.Nasıl? Ben onurlu Bulgar vatandaşı, herhangi biriyle yerimi değiştireyim, bu olanaklı değil.Düşünülemez; hatta, suç bile sayılır, birinin böyle bir şeyi önermesi.Tanrı bilir; ben, doğabilecek olan öylesine canice bir düşünceyi, lanetlemeye hazırım.Bu, benim kendi beynim olsa bile, ona karşı ciddi ve acımasız olacağım; aynı, Bogorov dedenin “Körebe”’si gibi. İşte böyle! Ben, en mutlu ve kendinden en hoşnut Bulgar vatandaşıyım ve bunun gücüyle de, saf kardeşlerime, tüm sevgi dolu düşünce ve duygularımı anlatmaya çalışıyorum.Ben, halka yararlı olan bu işi gerçekleştirmek için, iki aydın düşünceyi kendime kılavuz edindim: 1) Göğsümde yanan o kutsal ateşi yurttaşlarıma aktarmak.Bu, alçakgönüllü bilgeliğin ve uysallığın başlangıcıdır.2) Gelecek kuşaklara, okuyup öğrenirken; düşüncelerini ince kılacak ve ruhen yükseltecek olan, en içten ve en yüce vatansever vasiyetimden oluşan, bir koleksiyon bırakmak istiyorum.Böylelikle, iyi ve yararlı bir iş yaptığımdan tamamen emin olarak, tüy kalemime sarılıp, notlarımı yazmaya başlıyorum.İnanıyorum ki, bu yazılar, herkes tarafından saygı ve özenle okunacaktır. Sizlere şunu söyleyeyim ki, kalemimi elime alıyorum.Ancak, oldukça üzgünüm.Buna birinci neden; parasal yetersizlikten dolayı, bütün Bulgar vatandaşlarının evlerine kadar ulaşan bir telefona, ben sahip değilim.Eğer sahip olsaydım, halka; kalbimde bütün birikmiş olanı, şimdiki iyi durumumuzu, parlak geleceğimizi, Balkan yarımadasındaki rolümüzü, tek sözle, beni, onurlu ve kutlu Bulgar vatandaşı yapan bütün her şeyi birden iletebilirdim.Böylece, aynı anda, tüm partili arkadaşlarımı onurlu kılabilirdim.Böyle bir şeyi, şimdiye kadar, hiçbir söylevcinin yapabileceğine inanmıyorum.Düşünüyorum da, nasıl bir etkim ve nasıl bir yararım olacak milyonlarca insana.Edison’un aletinin, böylesine pratik ve engin uygulanışının, önce benim aklıma gelişi, içimi sevinçle dolduruyor.Kendi kendime imrenerek, ayaklarım yerden kesiliyor.Ve ben, elimde olmadan soruyorum: İkimizden kim daha yüce; Edison mu, ben mi? Harika cihaz icat etmiş olan, o mu; yoksa, onunla böyle yararlı uygulamalarda bulunan ben mi? Bu tartışmalı sorunu çözdüğümü, pek yakında, Paris Akademisine bildirip; oradan, adalet ve ödül isteğinde bulunacağım. Üzüntümün ikinci nedeni; yine aynı sorundan, yani, parasızlıktan ve fonografım olmadığından, sevgili kuşağıma, onurlu ve çok yararlı düşüncelerimi, sesimin bütün tını ve titreşimleriyle, henüz ünlenmemiş olan tatlı dilliliğimin, tüm ufak inceliği ve akışıyla iletebilirdim.Tatlı dilliliğimin; ne kadar güçlü, yüce ve kişiyi etkileyici olduğuna, henüz daha genç iken emin olma fırsatını buldum.Söylediklerimi kanıtlamak için, birkaç örnek verebilirim. Türk egemenliği zamanında, komitacılığımın her nasılsa duyulmasından korktuğumda ve Tanrı’nın isteği doğrultusunda, kendimde ilahi tatlı dilliliğin kutsal ateşinin yandığını hissettim.Başkalarının yanında, varlığımı heyecanlandıran ve sevindiren duygularımı dökmeye gereksinim duyuyor ve büyük bir yüce gönüllülükle, çekicilikten korkuyordum.Doğrusunu söylemeliyim, şimdi düşünüyorum da, çok önlem almışım ve iyi de yapmışım.Çünkü, bu çekiciliğe kendimi kaptırmış olsaydım; kim bilir, ben de şehitler arasında olurdum ve dolayısıyla, sizler de, benim engin düşüncelerimi okuyup, aydınlanma zevkinden yoksun kalırdınız.Ama, bu çekincemin, bana ne kadar üzüntüye ve ne cehennem huzursuzluklarına neden olduğunu bir Tanrı bilir.Ancak, şimdi asıl konuya gelelim. Pek iyi anımsıyorum, bir yerde mi okumuştum, yoksa, birisinden mi duymuştum ama; büyük şairler, bir eser yazdıktan sonra, bu eseri hakkında görüş almak için, onu hizmetçilerine ve hatta kedilerine okurlarmış.Ben de, şiirsel yeteneğimin, oldukça güçlü olarak geliştiğini hissedip inandığımdan dolayı, o büyük şairlerin örneklerine öykünmekten çekinmedim.Öncelikle, evimin en ıssız odalarından birine kapandım.Orada, sevgili köpeğim Sultan’ın karşısında, söylev denemelerime başladım.Ve gerçekten de, söz söylemede, bende gerekli olan büyük yeteneğin var olabileceğine inandım.Çünkü, Türk hükümetinin adaletsizliklerini haykırdığımda; Sultan, öyle güçlü bir sesle havlamaya başladı ki, bütün komşularımız, bizde neler olduğunu görmek ve Sultan’ın neden böyle havladığını öğrenmek için toplandılar.Zavallı anacığım, yüzü bembeyaz olarak yanıma gelmiş ve şaşkın gözlerle bana bakıyordu.Komşularımızın merakından kaçınmak ve yaşlı anacığımı rahatsız etmemek için düşündüm ki; en iyisi, dinleyici olarak, kendime canlı olmayan bir nesne seçmeliyim.Ben de, buna uygun olarak sandalyemi seçtim.Şimdi artık, etkili söz söylemenin, cansız nesneleri de etkileyeceğine ve harekete geçireceğine eminim; yeter ki, konuşma, içerikli ve duygulu olsun. Bir keresinde, Türk sultanlığının dağılması hakkında konuştum.Bu felaket tablosunu, daha canlı ve daha abartılı betimleyebilmek için; sözlerimi, böyle bir çöküşe yakışır bir şekilde, el-kol hareketleriyle desteklemeye çalıştım.Bu felaketin betimlenmesi; o kadar güçlü, canlı ve benzersiz görünmüş olacak ki, cansız nesne olan sandalye bile, dehşet ve titreyişe kapılmış.Ve ben, coşkunluğumdan sıyrılıp biraz kendime geldiğimde; onu, yerde, kırık ayaklarıyla yuvarlanmış olarak gördüm.O zaman, benim coşkulu ve ateşli tatlı dilliliğimden dolayı, zavallı nesnenin başına gelenlerden, kalbim acıma duygusuyla doldu.Etkili söz söylemem sayesinde, aynı durumun, herhangi bir kilisede, ya da toplantı halindeki insanların başına gelmesinden korkarak; ikonaların karşısında diz çöküp, aziz piskoposçuklara, beni böyle bir yetenekle donattıkları için, kalbimin en derinliklerinden dua ettim.Ayrıca, hiçbir zaman, hiçbir yerde ve hiç kimsenin karşısında; artık, acıklı ve garip işler için konuşmayacağıma ve her zaman iyi niyetli, alçakgönüllü, özlü ve dingin söylevler vereceğime yemin ettim.Ve artık, öyle de davranıyorum.Kendime, coşkun ve ateşli konuşma izni vermiyorum.Herhangi bir toplantıya gittiğimde, tartışanları barıştırmaya çabalıyorum.Birbirine karşıt görüşlerin ortasını bulmaya çalışarak, karşıt kampları yakınlaştırmaya çalışıyorum. Bu davranışımın bana iki yararı var.Birincisi; o, beni kendi coşkun ve ateşli tatlı dilliliğimden, yıldırımsavar gibi koruyor.İkinci olarak da, her iki parti temsilcisinin büyük bir bölümü tarafından saygı görmemi ve her türlü komisyona, ya da heyete seçilmemi sağlıyor.Gördüğünüz gibi, benim bu davranışımın yararı o kadar göze çarpıcı ve hissedilir ki; ben, kendi kendime bile çok şaşırıyorum.Acaba, hangi yeteneğim daha gelişmiş; sağgörüm mü, alçakgönüllü bilgeliğim mi, kurnazlığım mı, alçaklığım mı, yoksa hilekarlığım mı?Ancak, bu kadarı yeter!Şimdi, ben, şiirsel bir dönüş yapacağım ve hemen şimdi aklıma gelen bir düşüncem için; yani, aslında, Edison’un fonograf aparatının eksikleri hakkında konuşacağım.Bana göre, bu aparatın; beni kızdıran, kabul edilmez bir eksikliği var.Öyle ki, ben az kalsın, bütün bu cihazın hiçbir şeye yaramadığını söyleyecektim.Bu eksiklik de şu ki, fonograf; konuşanın görüntüsünü algılayıp da, sonra, o görüntüyü bütün hareketleriyle gösterip, yayacak bir “Hızlı Fotoğraf”’la donatılmamış.Söylevcinin; bütün mimik, güzellik ve şıklıklarını yansıtmıyor.Bu da, kabul edilemeyecek bir eksikliktir.Eğer, bu hata düzeltilmezse; gelecek kuşak, benim, benzersiz tatlı dilliliğimin bütün gücünü hissetme ve inceliğimi görme olanağını bulamayacak. Bu “Hızlı Fotoğraf”’ın icat edildiğini ve fonografa uygulandığını bir düşünün!Düşünün ki, ben, onurlu bir Bulgar vatandaşı, onun karşısında durmuş konuşuyorum ve benim vızırdayan ağzımdan çıkan o sözcükler, sesler, vurgular, titreşimler, noktalar, virgüller, nokta noktalar, fonografa basılıyor.Benim figürüm de, güzel kafacığımın üzerindeki nur gibi pırıltılarıyla sakalcığım, bıyıklarım, kısacık ensem, ufacık şeytani gözlerim, buruncuğum, frakım, kravatım; tek sözle, ben, bütünüyle fonografa basılıyorum.Ben elimi kaldırıp; yumuşak, bal gibi ve zil sesi gibi açık bir sesle, “Efendileeeer!” diyerek başlıyorum söylevime.Sözlerim de, sesim de, figürüm de, yarı-açık ağzım da, fonografa ve “Hızlı Fotoğraf”’a basılıyor.Gelecek kuşağa aktarıp, anımsatmak için, sonsuza dek kalıyor.Söylevimle ve görüntümle, gelecek kuşaklar üzerinde, ne kadar güçlü etki bıraktığımı ve onların beni, sevgi saygıyla anımsayıp, heykelimi yaptıracaklarını, beni şereflendireceklerini ve ünlendireceklerini düşündüğümde; ağzım sulanıyor, kaslarım gevşiyor ve oynayıp, zıplayıp, şarkı söylemek geliyor içimden.Kısacası, mutluluğum tam. Şaka bir yana, bu tablo, benim yüce düşümü öylesine esir aldı ki; söz konusu “Hızlı Fotoğraf”’ı icat etme ve onu Edison’un fonografında uygulama sorununu, kendime görev edindim.Bunu icat ettiğimde, bütün hükümetlerden; onu, henüz daha yaşıyorken, sadece kendim için kullanma yetkisini isteyeceğim.Bu yetkiyi istediğimde, bazıları sanmasınlar ki, bencil duygularla hareket ediyorum.Hayır efendiler!Bu sorunda, kendimi yönlendiren benim.Bütün dünyada, benden ilginç bir kişi olmadığından; siz, sadece gelecek Bulgar kuşaklarında değil, bütün dünyada da, dinlenilmeyi ve görülmeyi hak ettiğime gönülden inanacaksınız. Eğer, Birileri Bize Sorarsa Eğer, birileri bize, bugün Bulgarlar ne yapıyorlar diye sorarsa; biz elimizi yüreğimize koyarak, şu iki sözcükle yanıtlayabiliriz onları: Duruyorlar ve bekliyorlar!Gerçekten de, bugünkü durumumuzu en iyi belirleyip, karakterize edebilecek olduğumuz şey, bu iki sözcüktür.Biz Bulgarların tamamı, burada ve her yerde, sadece duruyor ve bekliyoruz.Hiçbir girişimde bulunmayıp, hiçbir şey için hazırlanmıyoruz. Biz, durup; Türklerin nasıl toparlandığını, son savaşa nasıl hazırlandıklarını, nasıl anayasalar ilan ettiklerini, projeler ve karşı-projeler yaptıklarını, evlerinin eşiklerinden dışarıya çıkamayacak durumda olan kavimlerini bile, nasıl silahlandırdıklarını seyrediyoruz.Biz, durup; Osmanlı imparatorluğunu, aşağılatıcı ve zararlı olacak olandan korumak, yoksul köylünün durumunu iyileştirip, hem kurdun karnının tok, hem de koyun sürüsünün sağlam kalmasını sağlamak ve Türkiye’de nasıl bir düzen kurulacağını düşünmek için, bütün Avrupa diplomatlarının İstanbul’daki konferansta toplanmalarını seyrediyoruz.Biz, durup bekliyoruz; Rusya, güçlü askerleriyle gelip de, bizi tutsaklıktan kurtarsın diye.Oysa, kendimiz, hiçbir girişimde bulunmuyoruz; hiçbir şey için hazırlanmıyoruz.Birileri diyebilir ki; Bulgarlar, başkalarının onlar için ne yapacaklarını, sadece durup beklemeleri gerek diye.Bu gibilere biz yanıt veriyoruz:Bu, öylesine yok edici aymazlıklardan biridir ki; onu izleyen ulusların, hepsi uçuruma sürüklenmişlerdir. Bütün Avrupa, kaygıyla ve gerginlikle doğu sorununun her değişikliğini, her yeni aşamasını dikkatle izlerken, Türkiye ve komşuları da, Avrupa güçlerinin her diplomatik adımını izlerken ve hepimiz, tüm Avrupa’yı saracak olan korkunç bir savaşın eşiğindeyken; büyük güçler arasında alevlenebilecek olan bu savaşın başlıca nedeni, belki de, onların kendi aralarında, Osmanlı servetini paylaşmasında olacaktır.Ya da, hiç kimse, anlaşma uğraşısında bulunmayacak.O zaman, biz Bulgarların yaşamlarının bağımsız olması; doğu sorununun, şu ya da bu çözümüne doğrudan bağlantılı olduğundan, elimizi kolumuzu bağlayıp da, gökyüzünden kızarmış piliç düşmesini beklemek, hem utanç verici, hem de aptalcadır. Bazıları, o zaman ne yapalım diye soracaklar.İşte yanıtı!Bizim, bir bütün olarak, birleşmemiz ve toparlanmamız gerek.Konferansın kararlarına hazırlıklı olalım ve böylece, Türk-Rus savaşına da.Her iki durumda da, politik ve ulusal gelişmemizin ve olgunluğumuzun kanıtı olarak, bilinçli ve bağımsız hayat belirtileri göstermemiz gerekir.Evet, bir bütün olarak birleşmemiz ve gelecekteki çalışmalarımızı saptamamız gerekir.Eğer, konferansın kararları, Avrupa güçleri temsilcileri tarafından biçimsizleştirilirse ve bu kararlar, Türk hükümeti tarafından kabul edilirse, o zaman anlayacağız ki; bu kararlar, Türklerin şu anki düzenini hiçbir şekilde değiştirmeyecektir.Her fert, birer birer ayaklanmamız gerekir ve olanca gücümüzle, şansımızı yine savaş alanında denemeliyiz.Orada, ya özgürlüğümüzü kazanacağız; ya da, incelikli Avrupa diplomasisinin ve koruyucumuz Rusya’nın onuru için, lanetli düşmanlarımız hepimizi yok edecek.Çıkarları, bizimkilerle doğrudan bağlantılı olan Rusya, bizi bırakmazsa ve biz Türklerle savaşmak zorunda kalırsak; bu durumda, hazırlıklı olmamız gerekir.Savaşa enerjik olarak katılmalıyız.Çünkü, bu savaş, bizim kurtuluşumuz için yapılıyor.Rus askerinin, bizim onlara katılabileceğimiz olasılığına karşılık, hazırlıklı olması gerekiyor.Balkan yarımadasında alevlenecek olan dinsel bir savaşta, Ruslara her türlü kolaylığı göstermemiz gerekir. Herhangi bir işin yapılabilmesi için, iki şeye gereksinim vardır:Birincisi, iyi irade; ikincisi, araç, gereç ve para.Bizdeki kötü şanssızlık, bu iki şey var olsa da, felce uğramış durumdalar.Harekete geçirmek için ise, büyük çaba gerekiyor.Uyuşmazlık, kincilik, çekememezlik, fitnecilik gibi, kişilerin bütün kötü nitelikleri, esir milletlerde iyi gelişir.Bunlar, aramıza derin kökler salmışlar ve halkımızın yararlı birçok işini felç ediyorlar.Eğer, biz; biraz daha onurlu, biraz daha soylu, biraz daha özverili ve daha vatansever olsaydık, birçok iş, şimdikinden daha iyi olacaktı.Ancak, bunlar, bizde gerektiği kadar bulunmuyor.Onun için, ulusumuzun işlerinin birçoğu, zamansız ya da ölü doğmuştur. Vatanımız ümitsizlik içindedir.O, kan ve gözyaşına boğulmuş,yoksulluk çekiyor.Az daha, tamamen yok olacaktı.Oysa, biz partilere bölünüyoruz.Birbirimizi kovalıyor, kendi kendimizi engelliyoruz.Sadece yararsız olmakla kalmayıp, zararlı olan kavgalarla gücümüzü yıpratıyoruz.Bizim bu moral bozukluğumuza, hangi aklı başında olan kişi, ayıplama ve üzüntüyle bakmaz ki.Bu moralsizlik, özellikle sığınmacılarımızı çok etkilemiş.Ama, artık yeter!Hastalığa çare gerek ve çare de bulunmalı!Kurtuluşumuz kendi ellerimizde, yeter ki isteyelim!Biz, parçalara ayrılmış ve felç olan bedenden; sağlıklı, çevik, bağımsız ve bilinçli yaşayabilecek tek bir beden yaratabiliriz.Bütün onurlu ve özverili vatanseverleri, sağlam ve bölünmez bir bütünde birleştirelim ki; araç, gereç ve para kolay bulunsun.Bütün çürük, bulaşıcı ve verimsiz olanları bir yana atalım ve bizim, şanı olmayan kanla sulanmış bayrağımızın altına toplanalım!Bir kez daha, bütün dünyaya gösterelim ki; biz de, kendi özgürlüğümüz için savaşıp ölebiliriz.
|