 |
Baba ve Oğul
(Seçmeler)
Çeviren:
Sebahattin Hocaoğlu
Yolda yürüyor bir yiğit,
Üzgün ve kızgın;
Ardına bakmadan,
Yürüyüp gidiyor.
Önünde kasaba görünüyor,
Hem güzel, hem yüksekte;
Ona bakarak ağlıyor,
Kara gözlü bu yiğit.
Onun için kutsal bir yer,
Doğduğu bu kasaba.
Birçok kez gitmişti gurbete,
Birçok kez sıklıkla.
İşte, duruyor önünde,
Bu güzel, garip kasaba!
Ama, bu yiğidin kalbi,
Dolu öfke fırtınasıyla.
Niye ve acaba ne,
Onu üzüyor;
Alnını kırıştırıp,
Yüreğini eritiyor?
Niye böyle düşünceli,
Bu yakışıklı yiğit?
Niye hüzünle bakıyor,
Baba ocağına?
Düşünceli yiğit durdu
Ve korkunç sesiyle bağırıp,
Şunları söyledi:
“Bu güzel yaz akşamında,
Lanetli katil baba,
Sen burada yaşıyorsun hala.
Ey, halkın kan emicisi,
Öleceksin pek yakında!”
Baba Petko ise,
Yatıp uyuyamıyor
Ve ağır bir şey,
Göğsünü bastırıyor.
Çardağa çıkıyor,
Gezineyim diye;
Belki, biraz rahatlarım da,
Uykum gelir diye.
Üzüntü ve kaygıyla,
Bakıyor kasabaya;
Ay, kasabayı örtmüş,
Beyaz bir örtüyle.
Yer yer mumlar yanıyor,
Kasaba çoktan uyumuş;
Sayısız yıldız ışıldıyor,
Orak böceği, “cır cır!” ötüyor!
Bu güzel akşamda,
Ilık rüzgar esiyor;
Uzakta bir kasırga,
Kıvrılmaya başlıyor.
Her ne gördüysek,
Gençlikte, yaşlılıkta,
Ve her ne hata yaptıysak,
Aydınlıkta karanlıkta.
Petko baba anımsıyor,
Kendi gençliğini;
O tatlı değerli günlerini,
O sevimli mayıs gecelerini.
Hani sessizce,
Gidiyordu geceleri;
Açıyordu kapıyı ve girişte bekliyordu,
Onu, orada sevdiceği.
Genç kız, melek gibi güzel,
Sarı saçları altın gibi;
Boylu poslu, ela gözlü,
Bir damla çiğ gibi.
Elle tutulmaya kıyılamıyor,
Ak elleri;
Bakmaya doyulamıyor,
Güzel yüzü.
Bekliyor onu zavallı,
Açmış ellerini;
Görünce titriyor,
Onun küçük yüreği.
Petko baba anımsıyor,
Onun tatlı sesini;
Sanıyor ki, yine,
Saracak belini.
Petko baba bunu anımsayıp,
Hüzünleniyor
Ve derin bir iç çekiyor:
“Ah, gençlik,
Ne çabuk gelip geçti zaman?
Söyle bana, nerede şimdi,
Ne yapıyor benim Pena’m;
Beni bağışlayabildi mi?
Bir oğlan doğurdu benden,
Çocuğum nerede şimdi;
Nasıl insanların yanında,
Durumu nasıl iyi mi?”
Ancak, her şey susuyor
Orak böceği, “cır cır!” ötüyor;
Ormanda bir ses duyuluyor
Ve ihtiyar dönüp bakıyor.
Gördüğü şey,
Kendi gençliğinden;
Katran gibi kara,
Öfkeli ve lanetli.
Aldatılan Pena,
Dağılmış saçlarıyla,
Gece gelmiş yanına
Ve şöyle söylüyor ona:
“Görüyorsun işte sevgilim,
Ben artık bakir bir kadın değilim;
Ne zaman olacak nikahımız,
Alem bize gülmesin?”
Ama, Petko şöyle yanıtlıyor:
“Defol ey kadın!
Sen bakir değilmişsin,
Suçum değil bu benim.
Zina edeni istemem ben,
Kim bilir çocuk kimden;
Sus, gidiyorum artık,
Sus, sus, sus!”
Pena, ceylan gibi hızla,
Dönüp gidiyor;
Petko onu görmüyor,
Ömründe bir daha.
Sadece duyuyor ki,
Doğurmuş bir çocuk, sanki melek;
Kadını hasta imiş,
Pek yakında ölecek.
Altı ay hastalıktan sonra,
Ölüyor o gariban,
Suçsuz, zavallı kurban;
Farklı neler gördün bu dünyada?
Başlıyor Petko babanın,
Küskün vicdanı,
Onu üzüp sızlatmaya;
Ölümünü görüyor onun.
Zavallı Pena yatıyor,
Koparılmış bir çiçek gibi;
Öylesine sevimli ve masum,
Saf bir melek gibi.
“Al işte, sefil ihtiyar, bak;
Bu garibi sen öldürdün!
Parası yok diye,
Onu yanından kovdun.
Ama, Tanrı ceza verecek,
Büyük günahın için.
Ve herkes tekmeleyecek,
Tozunu lanetleyerek!”
Petko titriyor,
Akkavak yaprağı gibi.
Ancak, az sonra silkinip,
O güçlü ve korkunç sesiyle,
“Sus!” diyor ona;
Hiçbir şeyden yok korkum,
Olsa da tüm dünyada,
Ortalık toz duman.
Ancak, vicdanı istemiyor,
Ona boyun eğmeyi
Ve başlıyor fısıldamaya:
“Herif baksana,
Şu geçmiş hayatına,
Şu korkunç kötülüklere;
Halka nasıl acı verdiğine
Ve tüm o eziyetlerine.”
Ama, bırakmıyor Petko,
Vicdanının sözünü bitirmesini.
“Hey, sus!” diye söyleniyor:
“Aptal mı bu dünya böyle,
Neden bırakıyor kendini,
O yaban ellere;
Uysal koyunları,
Kırkıyor kim isterse?”
Büyük, korkunç bir savaştır,
Bizim hayatımız;
Akıllıysanız eğer,
Başkalarının alın teriyle yaşarsınız.
Artık, horozlar ötüyor,
Çobanyıldızı şavkıyor;
Gidip dinleneyim biraz,
Ağır işler yoruyor.
Bir cumartesi günü,
Kutsal mabedin ortasında;
Duruyor Petko baba,
Kendi geniş tahtında.
Ve yüzlerine bakıyor,
Çeşitli azizlerin;
Ama, bir yüze dikiyor,
O delici gözlerini.
O yüz,
Başmelek Mikail’dir.
Ateşli kılıcı sağ elinde,
Bakışları sevimli,
Bir ölünün üstüne basmış.
Ve sol elinde,
Saçlarından tuttuğu,
Can veren insan.
Nasıldı acaba ölü;
Günahkar mı, veli mi?
Azap mı bekliyor onu,
Ya da, cennette taç mı?
İyilik mi yaptı,
Bütün hayatı boyunca;
Ya da, kanını mı emdi,
Kendi zavallı halkının?
Böyle soruyordu Petko;
Büyük bir hüzün,
Çöktü ruhunun
Derinliklerine.
Öyle geldi ki ona,
Ölü sanki kendisiydi
Ve cennette taç yerine,
Onu, cehennem beklemekteydi.
Ne kötülükler yaptı o,
Bütün ömrü boyunca;
Ne insanlar yok etti,
Kendi zavallı halkından.
Ne anaları
Ve ne kadınları ağlattı;
O büyük günahkarı,
Tanrı bile bıraktı.
Akşam duası bittiğinde,
Papaz artık susmuştu;
Oysa, Petko,
Nerede olduğunu unutmuştu.
Ne zaman ki çancı,
Onun önünden geçti;
Ancak, o zaman,
Yalnız olduğunu gördü.
Dönüp gitti evine,
Üzüntülü ve gücenmiş olarak;
Gerçekten, hissetti mi tüm bunları,
Bir suçlu olarak.
Bu onun son günü,
Hain yaşamının
Ve yapmıştı hayatı boyunca,
Her kötülüğü kendi soyuna.
Gece, ıssız ve aysız,
Örttü dünyamızı;
Karanlık gökyüzündeyse,
Yıldızlar yan yana.
Ilık orman rüzgarı,
Esiyor bizden yana;
Huzur ve sevinç,
Hissedersin o anda.
Çekicilikle fısıldıyor Yantra,
Bu sessizliğin içinde
Ve daha rahat yapıyor,
Uykusunu insanların.
İşinden yorgun gelip,
Kuzu gibi uyuyan işçi;
Yeni çilelere,
Hazırlıyor bedenini.
Petko da uyuyakaldı,
Kendi yatağında
Ve hiç anlamadı,
Kötülüğün gelişini.
Odanın ortasında,
Orada, Dimıtır duruyor
Ve elinde
Keskin bir kılıç tutuyor.
Yavaşça yanaştı,
Süslü mindere;
Orada uyuyordu lanet herif,
Tüm hainliğiyle.
Huzursuz uyku
Ve terlemiş bir alın;
Bu uyku en sonuncusu,
Tüm hayatının.
Petko düşünde görüyor;
Odasına kadar,
Canını almaya gelen,
Mikail meleği
Parlıyor onun hançerinin ve
Bakışlarının ateşi;
Şunlar dökülüyor ağzından:
“Zamanın artık geldi!”
Korkarak Petko baba,
Uykusundan uyanıyor;
Bakıyor ki, önünde,
Tanımadığı bir beyefendi.
Keskin hançer tutuyor,
O, sağ avucunda.
“Gelmiş Azrail,
Benim canımı almaya.”
Petko baba susup,
Bir dilsiz gibi kalıyor;
Oğlu soruyor ona:
“Ey ihtiyar, söyle bana,
Gördün mü benim gibi,
Böyle bir beyefendi?
Anımsa Pena’yı,
Şu gençliğindeki olayı!
İşte, ben çocuğuyum onun
Ve sen de benim babamsın;
Ama, seni öldürmek zorundayım,
Hainin tekisin farkındayım!”
Ve cilalanıyor hançer,
Oluk gibi kan fışkırıyor;
Petko, o kanda yüzerken,
Oğlu da kayıplara karışıyor.
Dolaban Voyvoda
(Seçmeler)
Mektup okuyor Burmalı;
Mektup okuyor, gözyaşı içinde.
Soruyor ona Dolaban voyvoda:
“Hey gidi Burmalı,
Ne okuyup, gözyaşı döküyorsun?”
Yanıt veriyor Burmalı:
“Hiç sorma Dolaban voyvoda;
Öfkemi kabartma,
Deşme yaralarımı.
Sorma da, öfkem artmasın;
Şu keskin kılıcı alıp da,
Kafanı kesmeyeyim.
Çünkü, bizi çukura sen soktun;
Bütün kötülükler senden çıktı.
Senin kurnaz, akıllı sözlerin ve
Senin aldatan öğütlerin değil miydi;
Bizi bunlara mahkum eden,
Büyük acılar çektiren ve
Çarın tebasını kızdıran?
Halk, çara şikayet etmiş,
Bizi dinlemek istemiyor artık;
Bizler, korkulu zorbalarmışız,
Bizler, acımasız dolandırıcılarmışız.
Onların köylerini soyup,
Ocaklarından kül bile satmışız.
Çocuklarını aç bırakıp,
Karılarını arabalara koşmuşuz.
Halkın her şeyini yemiş,
Dinlerini satmışız.
Çarın yüreğine üzüntü düşmüş,
Gözlerinden yaşlar dökülmüş;
Çağırıp, paşa ve vezirlerini,
Toplamış yüce divanda,
Onlara akıl danışmaya.
Ne yapsındı ki bizim delilerle?
Vezirler, kurnazca öğüt vermişler;
Paşalar da, onların dediğine gelmişler.
Göndersinler çarın binbaşılarını,
Altın sözlerle süslü fermanla;
Gelip bizi yakalasınlar ve
İstanbul’da mahkemeye götürsünler diye.
Söyle şimdi, akıl ver;
Ne yapalım, nereye sokulalım?
Söyle, yoksa alacağım kelleni;
Sonra da, isterse alınsın benimkisi!”
Korkuyor, Dolaban voyvoda,
Korkuyor, öfkeli sözlerden;
Korkup diz çöküyor
Ve acıklı bir sesle yalvarıyor:
“Bağışla beni Burmalı,
Alma çıplak başımı benim;
Karımı dul bırakma,
Çocuklarımı da yetim.
Yalnızca yedi gün süre ver bana,
Çıkayım yüksek bir dağa;
Gece yarısı yıldızları sayayım,
Doğanın güçlerinde sınanayım.
Yaban hayvanlarını çağırıp,
Onlara bir danışayım.
O zaman, sana söyleyeceğim,
Ne yapmalıyız ve bizi neler bekliyor.”
Kabul ediyor Burmalı,
Ona, yedi gün süre veriyor.
Dolaban voyvoda,
Çıkıyor yüksek dağlara;
Akıyor doğuya, batıya,
Kuzeye ve güneye.
Haykırıyor yüksek sesle,
Her yerden duyulsun diye!
Toplanıyor gece kuşları,
Toplanıyor tilki ve kurtlar,
Toplanıyor karga ve kuzgunlar,
Toplanıyor ala derili yılanlar,
Toplanıyor kertenkele ve kurbağalar,
Toplanıyor saksağan ve baykuşlar,
Toplanıyor tavşanlar ve boynuzlular,
Toplanıyor tüm hayvanlar.
Toplayıp onları, sıraya diziyor
Ve hepsini sevgiyle süzüyor;
Sonra, nazikçe şöyle diyor:
“Hey, siz kurtlar ve tilkiler,
Siz gece kuşları
Ve siz tüm hayvanlar!
Lanetlerim sizi, ananızın sütüne,
Lanetlerim sizi, yeraltı Tanrısına,
Lanetlerim sizi, gizemli güçlere,
Lanetlerim sizi, kara meleklere,
Beni esir edenlere.
Ve emrediyorum,
Korkmadan söylemenizi,
Duyduğunuz her şeyi!
Ağladı mı, halk bizden dolayı;
Gönderdi mi, hükümet binbaşıları,
Gönderdi mi, bizi yakalamaya,
Götürmek için İstanbul’a?
Eğer, gönderdiyse ne yapmalı,
Hayatta kalabilmek için?
Acaba, büyük bir rüşvet mi verelim;
Yüz akçe mahmudiye
Ve beş yüz kara kuruş?
Yoksa, kızlar mı armağan edelim;
Çalışmaya delikanlılar mı gönderelim?
Belki bir şekilde acındırırız,
İstanbul’a gitmeyiz ve
Kurtulur deli kafalarımız.
Sevimli hayvancıklar, söyleyin bana;
Söyleyin, yüce Tanrı aşkına!”
Hepsi susuyor, konuşmuyorlar.
Çıkıyor tilki kardeş öne,
Konuşuyor tane tane;
Bakarak ona, kurnaz gözleriyle,
Gülümseyerek şöyle diyor:
“Dinle, Dolaban voyvoda,
Ne diyeceğim bak sana!
Sen, akıllı adamsın ve düşünceli;
Tanıyorsun doğa güçlerini.
Seni dinliyor cinler, periler,
Seni dinliyor kara ruhlar.
Onlara sor, anlatacaklar sana;
Mavi ve derin bir denizde,
Bir saray var, billurdan yapılma.
Bu sarayda oturuyor bir genç kız;
Yüzü şavkıyor, güneş gibi,
Yıldızlar gibi ışıldıyor gözleri.
Elinde tutuyor, çift taraflı keskin bir kılıç,
Öbür elinde ise, gümüş terazi;
Terazide yaptıklarınızı tartıyor,
Kılıcıyla da, acımasızca cezalandırıyor.
Erken kalk pazartesi günü,
Daha horozlar ötmeden.
O büyük evin önünde dur,
Orada yaşıyor, ihtiyar Yunan papaz;
O, senin sevgili sadık bir dostun.
Tıklat altuni kapısını
Ve açınca da,
Dile, yedi dileğini,
Öp, onun yumuşacık elini;
İste, ondan sana üflemesini!
Bulgar olan günahkardır,
Hem günahkar, hem bilinmezdir;
Oysa, Ortodoks Yunanlılar temizdir!
Üflendikten sonra, saraydan çık
Ve Burunkapı’ya git!
Orada, bir değirmen taşı var,
Bağla onu gemici urganıyla,
Kalın ensene;
Bırak kendini, mavi sulara!
Bulmalısın billur sarayı,
Orada oturan harika kızı.
Göreceksin kaderini orada,
Kız anlatacak, her şeyi sana!”
Yanıt veriyor Dolaban voyvoda:
“İyi bir öğüt değil bu bacım,
Sözlerin biraz şeytanca gibi;
Başka hayvanlar da konuşsun şimdi!”
Sarıgöz baykuş öne çıkıyor
Ve kanatlarını açıyor;
Uçup az yükseğe,
Konuyor sağ omuzuna,
Bay Dolaban’ın.
Kanadıyla çıplak kafasını okşuyor,
Boynunu uzatıp, gözlerine bakıyor;
Hem bakıyor, hem şöyle konuşuyor:
“Hey gidi, Dolaban voyvoda;
Hey gidi, kurnaz adam!
Biliyorsun, benim nasıl bir kuş olduğumu;
Biliyorsun ki, ben gece geziyorum
Ve geceleri her şeyi görüyorum.
Sanki, güneş altın ışıklarıyla,
Bana aydınlık bağışlamış.
Gece gezip, her şeyi görüyorum;
Sır olanı da, suç olanı da,
Dünyanın karanlıkta saklandığını da.
Seni de görüyorum sıklıkla;
Karanlık gecelerde nasıl gezdiğini,
Yaptığın yasa tanımaz işlerini.
Dinle beni, Dolaban voyvoda,
Nasıl bir öğüt vereceğim ben sana;
Sisli batıya doğru dön
Ve yüksek dağların ötesine bak!
Göreceksin derin bir vadiyi,
Vadideki her türlü bahçeyi;
Arasında duruyor, iki başlı kadın,
Başın birisi gülerken,
Diğeri ağlıyor, yaşın yaşın.
Kanatlı ejderhalar sağında,
Altın pullu devler solunda;
Alevli ateş çıkıyor burunlarından.
Bu kadın hem düşünceli, hem akıllı,
Bu kadın kurnaz ve aldatıcı;
O, büyülüyor milyonlarca insanı.
Belki yardımcı olabilir o sana.”
Yanıtlıyor Dolaban voyvoda:
“Giderdim, artık yapamam ama,
Kırıldı sağ ayağım;
Konuşsun, başka hayvanlar da.”
Çıkıyor öne engerek yılanı,
Kıvırtarak ve dolanarak;
Öpüyor kısa bacaklarını,
Onun yanına yanaşarak.
Dolanıp, yağlı bedeninin çevresinde,
Çıkarıyor yassı kafasını;
Başlıyor öğüt vermeye,
Kurnazca ve akıllı.
Konuşurken, iki diliyle de fıslıyor;
Dilinden zehir saçılıyor:
“Dinle sen, Dolaban voyvoda;
Dinle sen, yalancı oğlum!
İşte, sana öğüdüm;
Kaldır çıplak kafanı
Ve bak açık göğe,
Oradaki yıldızlara,
Yıldızların devinimlerine!
Çok kötü Dolaban voyvoda;
Acımayıp sizlere,
Götürecekler İstanbul’a,
Alacaklar günahkar başlarınızı.
Ancak, dinle ne diyeceğim;
Dinle beni nazikçe!
Terk et, insan görünüşünü;
Bürün, herhangi bir dağ hayvanına,
Ya da herhangi bir gece kuşuna.
Çıplak bayırlarda gezin,
Arayanınız olmaz belki sizin!”
Kızıyor Dolaban voyvoda,
Kızıp tepiniyor
Ve hepsine öfkeyle bağırıyor:
“Gidin, iğrenç sürüngenler!
Utanılacak duruma düştüm bu ihtiyar yaşımda;
Defolun, sizden istemiyorum akıl da!
Varsın, şeytan hepinizi yok etsin!”
Dağılıyor, vahşi hayvanlar ve sürüngenler,
Korkarak bu sözlerden;
Kalıyor Dolaban voyvoda,
Yalnız başına bu dağda.
Alıp eline bir taş,
Yazıyor ıslak toprağa;
Büyük bir daire çizip,
Ortasını işaretliyor.
Sağ ökçesinin üzerinde dönüp,
Eliyle göğsüne vuruyor
Ve başlıyor mırıldanmaya:
“Kara ruhlar ve büyücüler gelip,
Kurtarsınlar beni bu beladan!”
Öyle dönüp üç gün, üç gece,
Ökçesi dayanıyor kemiğe.
Göğüslerinden fışkırıyor kanlar;
Ancak, gelmiyor onu kurtarmaya,
Kara ruhlar.
Kaybediyor sihirli gücünü,
Ve ağlıyor Dolaban voyvoda,
Ağlıyor, kanlı gözyaşlarıyla
Ve beddua ediyor,
O lanetli yaşamına;
Büyüler ve sihirli sözlerle.
Sıcak gözyaşlarının düştüğü yerde,
Toprak deliniyor;
Cehennemin dibine kadar.
Bu delik görünüyor bugün de,
Kıvrak Vitoşa’nın tepeciğinde.
Yoksun kalınca Dolaban voyvoda,
Kendi sihirli gücünden;
İniyor yüksek dağdan
Ve gidiyor sevdiğinin yanına;
Üzgün ve acınarak yalvarıyor ona:
“Ey, benim biricik nikahlım,
Angelina’m, sevgilim;
Kurtar beni, bu kanlı elden!
Haydi, in yarim, derin pınara;
Duru, soğuk su çek
Yıka yüzünü ve
Kurulan, incecik havlularla.
Açıver sandıklarını,
Çıkar nikah giysilerini.
Giyin, kuşan, özenle
Ve küçük başını süsle;
Ak şakayık, kırmızı gül ve lalelerle.
Alıver, üç torba altın,
İstanbul mahmudiyesi;
Alıver, yirmi arşın altuni kumaş
Ve ince iki gömlek
Götür onları, armağan olarak,
Sevgili bacı kardeşine;
Burmalı’nın ilk eşine!
Götürüp, onları versin;
Burmalı’ya rica etsin.
Çıplak kafamı almasın benim,
Bırakmasın seni, gencecik dul;
Çocuklarımızı da, ufacık yetim.
Bağışlasın beni, barışalım,
Evimize konuk olsun;
Açalım, üç yıllık şarabı,
Boğalım, öfke ve acıları!”
Giyiniyor ak Angelina,
Süslenip kuşanıyor özenle;
Gidiyor, armağanları götürmeye
Ve özür dilemeye,
Şimşir kapıları tıklatıyor,
Kapılar kendiliğinden açılıyor;
Avluda Ganka karşılıyor
Ve şöyle soruyor:
“Neden geldin Angelina,
Ne taşıyorsun, ak eteklerinin altında?
Neden akıyor al yanaklarından ,
İnci gibi gözyaşların?”
Ak Angelina yanıt veriyor:
“Ey, sadık bacı kardeşim,
Kocam armağanlar gönderdi;
Acınsın diye kendine.
Kocandan dile de,
Almasın onun çıplak kafasını;
Beni, yaşlı dul yapmasın,
Minik yetim de, çocuklarımı.
Ah, acı bana bacı kardeşim;
Al, getirdiğim armağanları!
İnandır sevgili kocanı,
Öldürmesin sevgilimi;
Bağışlasın onu, acısın,
Evimize konuk gelsin!”
Kara saçlı Ganka acıyıp,
Zengin armağanları alıyor,
Yüksek çardağa gidiyor;
Burmalı’nın yattığı yere.
Tatlı dille rica edip,
Yanaklarından öpüyor;
Af dileyip,
İki deliyi barıştırıyor.
Burmalı, çardaktan inip,
Yanıtını veriyor:
“Git, Angelina bacı,
Sağ olsun, Dolaban voyvodan senin;
Zengin yemekler yapın,
Gelip, konuğunuz olacağız sizin!”
Ak Angelina,
Sevinçle geri dönüp,
Kocasına neşeyle sarılıyor:
“Sağ olasın, Dolaban voyvoda,
Bağışladı seni Burmalı;
Gelecekler, konuk olarak da.”
Sıvayıp ak kollarını Angelina,
Un çıkarıyor ortaya
Ve somun hamuru yoğuruyor,
Hem yoğuruyor, hem şakıyor;
Dolaban ise, kıs kıs gülüyor.
Aşağıdan çete görünüyor;
Önde yürüyor Burmalı,
Başında korkunç kavuk,
Göğsünde püsküller ve
Belinde kılıç asılı,
Gümrükçü Grigor, onun ardında.
Üç yük balık taşıyor sırtında,
Tuzlanmış, kara Eflak tuzuyla;
Dayakçı Mityo, biraz daha arkada.
Geliyor koltukaltında,
Yıpranmış bir sürü kitapla,
Ufak adımlarla, en arkada,
Öğretmen Tanasaki, yürüyor nazlıca;
Moldova dili öğrenmeye giden,
Boğdan topraklarına.
Görünce onları, Dolaban voyvoda,
Yiğit ayakları üstüne doğrulup,
İnip, kapıları açıyor;
Davet ediyor altın sofraya.
İki deli oturup,
Şarap ve rakı içmeye,
Zengin yemeklerden yemeye başlıyorlar;
Yiyip içip, türkü söylüyorlar.
Gökyüzü, çatırdıyor bağırışmalarla;
Yer, titriyor sıçramalarla.
Bu sırada, İstanbul’dan,
Çarın binbaşıları geliyor;
Kuşatıp delileri,
Sarhoş yakalıyorlar hepsini.
Bak, ne olağanüstü mucize,
Gökten bulut mu düştü ne;
Güneş mi battı, ikindi mi şimdi,
Tanrı, üstümüze karanlık mı gönderdi?
Yoksa, yer mi yarıldı,
Cehennemden duman çıkıyor;
Deccal mı yoksa,
Dünyanın sonu mu geliyor yakında,
Göz gözü görmüyor da?
Çok büyük sis çöküyor,
İki deliyi örtüyor;
Çarın binbaşıları görmediği için,
Onları yakalayamıyor.
İki gün sonra, sis dağılıyor,
Görüyor, çarın binbaşıları;
Kendilerine göre mucize olanı:
Binmişler cin ve perilere,
Binmiş Burmalı,
Binmiş Dolaban voyvoda,
Binmiş öğretmen Tanasaki,
Binmişler, duruyorlar sisin ortasında,
Genç gümrükçü Grigor ve
Dayakçı Mityo.
Yatmışlar, diken ve ısırganların içine;
Ancak, sis çöküyor yine,
Bütün görkemiyle.
E-Mail
asmakat2002@yahoo.com
|