Portland’a İlk Gidişim
   
                             Çeviren: Murat Acar

 

      1829 sonbaharında, Portland’a gitmeyi kafama koymuştum.Portland hakkında çok şey duymuştum; ne kadar güzel bir yer olduğunu, insanların orada, nasıl da kolayca zengin oluverdiklerini falan.O sonbahar, bizim oralara kadar da gelen, Portland Courier ve Family Reader gibi gazetelerde; Portland hakkında, peş peşe o kadar ilginç haberler çıkmıştı ki, gözümü kapatıp babama: “Sen, ister izin ver ister verme; ben, Portland’a gidiyorum.Bakalım, bu dünya dedikleri, nasıl bir şeymiş, görüp öğreneceğim.” dedim.Babam, önce, beni şöyle bir süzdü ve kaybolacağımdan korktuğunu söyledi.Ancak, sonra baktı ki, kararımdan dönmeye hiç niyetim yok, bana engel olmaya çalışmaktan vazgeçti.Para kesesini eline aldı ve içinden bir dolar çıkarıp bana uzatırken, “Senin için yapabileceğim bundan ibaret, git ve dürüst bir hayat kur kendine.İyi haberler bekliyorum.” dedi.Arkasını dönüp, odanın diğer ucuna doğru yürürken, gözlerinin dolduğunu hissedebiliyordum.Bu sırada, annem de, gözyaşlarını tutamayarak, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı.Bir iki dakika boyunca, kendimi öyle kötü hissettim ki, neredeyse gitmekten vazgeçecektim.Sonra, bir an için babamın dediklerini düşündüm ve cesaretimi toplayıp, kararımın kesin olduğunu söyledim.Yaşlı atı eyerledim.Yanıma, kendi ellerimle yonttuğum balta sapları ve türlü alet edevat ile annemin benim için kızartıp, biraz peynir ve birkaç sosisle birlikte bir kaba koyduğu çörekleri ve evden ne kadar süre uzak kalacağımı bilemediğim için, bir de yedek gömlek alarak atıma atladım ve komşularla vedalaşıp yola koyuldum.

      Sally teyze, iki ya da üç yıl önce evlenip Portland’a yerleşmişti.Biraz soruşturduktan sonra, nerede yaşadığını öğrendim ve evine gittim.Yaşlı atım dışarıda dinlenirken, ben de, bir iki lokma yemek atıştırıp, kendimi yatağa attım.Ertesi sabah kalkar kalkmaz, Portland Courier’ın yolunu tuttum.Çünkü, bu gazetede gördüklerimden; editörünün, bana yol gösterebilecek, doğru kişi olduğunu düşünüyordum.Onunla tanışıp, adımı ve kendisinden ne istediğimi söyleyince; aynı, bir ağabey gibi elimden tutup, bana: “Bayım” dedi, “Size yardımcı olmak için, elimden geleni yapacağım.İyi ki, şehre geldiniz.Portland, güzel, gelişmiş bir yerdir ve biraz girişken bir kişi, burada başarılı olabilir.Ancak, “Yabancı…” diye sürdürdü sözlerini ve bilmiş bir ifadeyle, “Başarıyı yakalamak istiyorsan, sen de, aynı buharlı gemiler gibi yapmalısın” diye ekledi. “Peki” dedim, “Ne yapıyormuş buharlı gemiler?” Çünkü, bir buharlı geminin ne olduğundan, aydan gelmiş bir adam kadar habersizdim. “Daima ilerliyorlar” dedi. “Sen de, onlar gibi olmalı ve buradaki insanların arasında, sanki evinde, kendi çiftliğinde, kendi hayvanlarının arasındaymışçasına, güvenle ilerlemelisin;hiç kimseden çekinmeden, korkmadan.Gözünü dört açarsan, burada, kısa zamanda iyi bir iş tutabilirsin.” “Ancak, bir konuda çok dikkatli olmalısın” diye ekledi. “O da şu ki, Huckler’s Row civarında ticaret yapanların eline düşmemelisin.Çünkü, oradaki adamların hepsi üçkağıtçıdır.Seni bir ellerine geçirirlerse, vay haline! Sen, daha ne olduğunu anlayamadan, beş dakikada azı dişini söküverirler.”

      Editörün uyarılarını can kulağıyla dinledikten sonra, Sally teyze’nin evine döndüm ve güzelce karnımı doyurdum.Kahvaltıdan sonra, şehirde dolaşmaya çıkıp; yanımda getirdiğim balta saplarıyla, diğer alet edevatı nerede ve nasıl satabileceğimi araştırdım.Üç ya da dört saatlik uzun bir yürüyüşün ardından, irili ufaklı pek çok dükkanın ve mağazanın bulunduğu, şehrin yukarı yakasına ulaşmıştım.Karşıma çıkan bir oduncuya, buranın neresi olduğunu sordum. “Burası, Huckler’s Row semtidir” dedi oduncu. “Vay! Tüm bu dükkanları, Huckler’s Row tüccarları mı işletiyor yani?” diye şaşırarak sorduğum soruya da, “Evet” yanıtını aldım.Öyleyse dedim, kendi kendime; gözümü karartıp, şu dükkanlardan birine dalayım ve şansımı bir deneyeyim.Hem, bu Portlandlılar nasıl tiplermiş, öğrenmiş olurum; hem de, azı dişimi, kaşla göz arasında sökebilecekler mi, görelim bakalım.Eğer, bunu başarabilirlerse, bizim oralarda, hiç kimsenin başaramadığı bir şeyi yapmış olurlar ki; bu durumda, ben de, bükemediğim eli öper çıkarım.Bu düşüncelerle, çevremdeki en iyi görünümlü mağazaya daldım ve tezgahın üstünde duran bisküvileri göstererek: “Bayım, bisküvilerin tanesi kaça?” diye sordum. “Tanesi bir sent” dedi adam. “Bir tanesine o parayı veremem, ama eğer kabul ederseniz, size üç tanesi için, iki sent verebilirim.Çünkü, bu bisküvileri çok canım çekti” dedim. “Bu fiyata kimseye satmazdım ya, sana olur delikanlı” dedi.

      Kimseye satmazmış.Yalan söylediğini biliyordum.Beni, daha önce bir kez olsun görmemişti ki.Neyse, bisküvileri aldım ve dükkana şöyle bir göz attım.İçeride, başka ne var ne yok diye ve sonra: “Bayım, sizde şöyle iyi bir elma şarabı bulunur mu?” diye sordum. “Evet” dedi dükkan sahibi “Hem de, bulabileceğinizin en iyisinden” “Peki, bardağına kaç para istiyorsunuz?” dedim. “İki sent” dedi. “Düşünüyordum da, açlık bir yana, ben iyiden iyiye susamışım aslında.Bu bisküvileri size geri versem, bana karşılığında bir bardak elma şarabı verir misiniz?” diye sordum. “Veririm tabii, niye vermeyeyim?” diyerek, bisküvileri aldı.Yeniden tezgaha dizdi ve bana bir bardak elma şarabı uzattı.Elma şarabını bir dikişte bitirdim ve size bir şey söyleyeyim mi, gerçekten de iyi şaraptı. “Sanırım, artık gitsem iyi olacak “ deyip kapıya yöneldim.Ancak, dükkan sahibi yerinden fırlayarak, “Durun bayım, şarabın parasını ödemediniz” dedi. “Şarabın parasını ödemedim mi” diye çıkıştım. “Ne demek istiyorsunuz siz? Size şarabın karşılığında, bisküvileri geri vermedim mi?” “Ah tabii, doğru ya” dedi.

      Yine kapıya doğru yürümeye başladım.Ancak, tam çıkmak üzereydim ki, arkamdan seslendi: “Bir dakika bayım, bisküvilerin parasını ödememiştiniz ki” dedi. “Ne demek istiyorsunuz siz?” diye başladım söze. “Hem bisküvilerin parasını ödeyeceğim, hem de onları almadan çekip gideceğim öyle mi? Bisküviler tezgahınızda duruyor, görmüyor musunuz? Daha ne istiyorsunuz ki? Benimle dalga mı geçiyorsunuz siz?” Böyle deyip, arkamı döndüm ve dükkandan çıktım.Dükkan sahibiyse, büyük bir şaşkınlıkla, başını elleri arasına almış ve arkamdan bakakalmıştı.İşin aslı, amacım onu dolandırmak değildi.Sadece, beni aldatmanın yani editörün dediği gibi, kaşla göz arasında azı dişimi sökmenin, öyle kolay bir iş olmadığını göstermek istemiştim.Bu yüzden de, ertesi gün, o dükkana yine gidip, adama iki sentini ödedim.

 

 

E-MAİL

asmakat2002@yahoo.com