Kör, Topal ve Yoksul
                      Çeviren: Hüseyin Köse

      Bir kör, bir topal ve bir yoksul, bir İzmir tavernasında içiyorlarmış.Acayip sarhoş olmuşlar.Kör, elinde şarap dolu bardağını tutarak şöyle demiş:
- “Ey, kutsanmış şarap! Şunun güzel rengine bakın!”
-“Eğer, doğrulabilirsem..” diye söze girmiş topal, “..sana bir tekme atacağım.Bu, sana şarabın renginin nasıl olduğunu gösterecek.”
- “Haydi!..” diye çığlığı basmış yoksul, “..Ha gayret! Davanın tüm masraflarını ben ödeyeceğim.Söz veriyorum!”


Kemancı ile Sultan

      Bir kemancı, sultanın huzuruna çıkıp hünerlerini göstermiş.Sultan, öylesine memnun kalmış ki, ona şöyle demiş:
- “Dile benden ne dilersen!”
- “Eğer, izin verirseniz..” demiş kemancı, “..imparatorluğunuzu boydan boya dolaşmak istiyorum.Ve her kim ki, karısından korkuyorsa, bana yalnızca bir kara tavuk versin.”
Bir zaman geçtikten sonra, kemancı ustası, tümüyle zengin bir adam olarak, sultanın yanına gelmiş.Sultan, şöyle demiş ona:
- “Söyle bakalım, onca gezinin ardından ne getirdin bana?”
- “Dünyada yaşayan en güzel kadını” diye yanıtlamış kemancı gürleyen bir sesle.
- “Yavaş! Yavaş!” demiş sultan, “Karım duyabilir seni.”
O zaman kemancı sultana dönerek:
- “Şu halde, siz de bir kara tavuk borçlusunuz bana..” demiş, “..çünkü, siz de karınızdan korkuyorsunuz.”


Değirmenci

      Bir adamın üç oğlu varmış.Adam ölüm döşeğindeyken, oğullarını yanına çağırtmış ve şöyle demiş onlara:
- “Evlatlarım! İmberbe’nin değirmenine, buğday öğütmeye gitmeyin asla.!”
İhtiyarın ölümünden birkaç gün sonra, en büyük oğul, babasının öğüdüne rağmen, değirmenciye buğday öğütmeye gitmiş.Değirmenci, büyük bir yalancıymış.Müşterisinin buğdaylarını ele geçirmek için, ona şöyle demiş:
- “Hangimiz daha büyük bir yalan söyleyebilirse, o, diğerinin buğdayını alsın.Ya çuvalını kaybedeceksin, ya da diğerinin çuvalını alacaksın.”
Bahis kurulmuş.İmberbe anlatmaya koyulmuş:
- “Bir zamanlar..” demiş, “..değirmenime su taşıyan kanala, bir kabak tohumu atmıştım.Tohum öyle yeşerdi, öyle boy attı ki; insanlar kanalı geçmek için, onun üzerinden atlamak zorunda kaldılar.Kabağı, adeta bir tür köprü niyetine kullanıyorlardı.”
Diğeri, buna benzer büyük bir yalan bulamadığından, buğday çuvalını kaybetmiş.Ertesi gün, ortanca oğul, kendi buğdayını öğütmek için, İmberbe’nin değirmenine yollanmış.O da, değirmenciyle bahse tutuşmuş ve yine kaybetmiş buğdayını.Ama, en küçük kardeş, oldukça güçlüymüş.Tam, İmberbe, ona da büyük yalanını söylemeye başlamış ki; bu kez durum, pek iç açıcı olmamış.Değirmenci sözünü tamamladığında, küçük kardeş söz almış:
- “Babamın..” demiş, “..birçok arı kovanı vardı.Arılarla ilgilenen ise bendim.Bir gün, arıları kovanlarından salıverdim.Arılar, bütün gün kırlardan topladıklarıyla geri döndüler.Akşama doğru, teker teker saydım arıları.Sonra, yeniden kovanlarına koydum.Bir akşam fark ettim ki,
arılardan biri eksik.Diğerlerini, yine kovanlarına soktum ve kayıp arıyı aramaya başladım.Ama, hiçbir yerde bulamadım.Şu halde, ne yapmalıyım diye düşündüm.Sahile indim, kumsala bir yumurta bıraktım.Yumurtanın üzerine çıktım.En yükseğe tırmandığımda, bir de ne göreyim? Bizim arı, Sakız Adası’nda.Eve koşup horozumu aradım.Üstüne atladığım gibi, uçarak Sakız’a vardım.Toprağını işleyen bir çiftçi gördüm.Boyunduruğun bir tarafına öküzünü, diğer tarafına bizim arıyı koşmuş.İyi kalpli çiftçi, arımı bana geri verdi.Onu alıp eve getirdim…Boşuna! Boyunduruk, zavallı arıcığın boynunda derin bir yara açmış.Dövülmüş cevizden bir lapa hazırlayıp, koydum yarasına.Yarasından, bir ceviz ağacı yeşerdi.Bana bir sürü ceviz verdi.Cevizlerimi çalmaya gelen haylaz çocuklar, öylesine taşladılar ki ağacımı, dümdüz bir arazi açıldı üzerinde.O araziyi sürdüm, kavun yetiştirdim.Öyle ki, dünyanın hiçbir yerinde, böyle kavun görülmemiştir.Bir keresinde, birini kestiğim sırada, bıçağım içine düştü.İnip, bıçağımı aramaya koyuldum.Tam bir ay boyunca, bıçağı bulamadan kavunun içinde gezinip durdum.Sonunda, bir de ne göreyim? Bir adam, kaybettiği devesini arıyor…”
Bu sözler karşısında, değirmenci daha fazla dayanamamış ve bir barut fıçısı gibi patlatmış kahkahayı ve kendi buğday çuvalını da, küçük kardeşe vermiş.

 

En Güzel Yalan

      Sahilde, üç adam birlikte geziyorlarmış.Üçü de büyük yalancıymış.Kıyıda, denizin öbür yakasında, kimsenin görmediği bir şehir varmış.İçlerinden biri şöyle demiş:
- “Ben, pencereden kraliçeyi görüyorum,eğilmiş aşağıya doğru.”
Diğeri:
- “Evet..” demiş, “..doğru ama, ben aynı zamanda, kraliçenin şarkı söylediğini de duyuyorum.”
- “Ben de..” demiş üçüncü, “..kraliçenin, pencereden denize düşürdüğü dikiş iğnesinin, çıkardığı sesi işittim.”

 

İki Dost

      Bir zamanlar, bütün gün birlikte çalışan iki dost varmış.İkisi de sıkı dostlarmış.İkisi de işçi olduklarından, bir hayli zor koşullarda kazanıyorlarmış hayatlarını.İçlerinden biri, oldukça kurnazmış.Şöyle demiş diğerine:
-“Görüyorsun ya dostum, tamamiyle yoksulluk ve sefalet içindeyiz.Bizi bu duruma sürükleyen şey tembellik mi? Yo, hayır! Aksine, at gibi çalışıyoruz.Ama, nasıl daha rahat yaşayabiliriz; ekmeğin fiyatı durmadan yükselirken ve bizim maaşımız hep aynı kalırken? İçinde yaşadığımız bu devirde, hiçbir şey vermeyen bir işten daha fazlasını yapmak gerekiyor.”
- “Nasıl bir şey?” diye sormuş diğeri.
- “Biz..” demiş beriki, “..belki de ayrılmalıyız.Herkes, farklı yerlerde arasın kendi kısmetini.Bana gelince, işte projem: Fransız usulü bir şapka takacağım, elime de bir baston alacağım. Hani şu Frankların buraya geldiklerinde, yanlarında taşıdıkları, deri bir çanta da alacağım yanıma.Reçeteler yazacağım ve böylece, Anadolu’da doktorluk yapacağım.”
- “Bu basit bir iş” demiş öteki, “Ama, aynı ölçüde zor da.Sen bu mesleği, daha önce hiç yapmamıştın ki!”
- “Sana ne diyorum ben?” diye kızmış beriki, “Herkes kendi kısmetini arasın”
- “Pekala” demiş öteki, “Öyle olsun sevgili dostum.Gençliğimizden beri, hiç ayrılmamıştık birbirimizden.Yine de, hiç olmazsa, eczacı olarak eşlik edeyim sana.”
Böylece, denizin öteki tarafına doğru yola koyulmuşlar.Bir şehre varmışlar, gide gide.Ağanın kızı hastaymış.Türk ağa, hayli umutsuzmuş.Çünkü, hasta yatağındaki, onun biricik kızıymış.Şehre, Avrupalı bir doktorun geldiğini haber almış.Adamlarını gönderip getirtmiş.Doktorumuz, genç kızın kalbini yoklamış, göğsünü dinlemiş.Kıza sorular sormuş.Tüm hilelerini denemiş.Neden sonra, yanındaki eczacısına, yalnızca onun anlayabileceği özel bir dille, alınması gereken ilaçların bir listesini yazdırmış.Eczacı, derhal yola çıkmış.O sırada, doktor, ağanın omuzuna dokunmuş ve birlikte öteki odaya geçmişler.Ağa, doktoru bir kanepeye oturtmuş ve uşağına seslenip, iki kahve ve iki pipo getirmesini emretmiş.
- “Efendi..” demiş doktor, “.. kızınızın hastalığı gerçekten ağır ve oldukça da karışık.Eğer, onu zamanında görmemiş olsaydım, üç saat önce ölmüş olurdu.Ama, korkmayın artık.Ben, onun hastalığının iç yüzünü çok iyi biliyorum ve bu yüzden de, eczacıma, bu hastalığı iyi edecek ilaçlar hazırlaması emrini verdim.Birkaç gün içinde, kızınız tamamiyle iyileşecek.”
- “Allah senden razı olsun!” diye teşekkürlerini sunmuş ağa.
- “Şimdi..” diye devam etmiş doktor, “..size söyleyeceğim şeylere dikkat edin.Size dört hap getireceğiz.Her çeyrek saatte bir, hastaya ondan bir tane vereceksiniz.Bir saat içinde, kızınız onları bitirdiğinde; bir kağıt külaha sarmalanmış, bir parça pudra vereceksiniz ona.Ardından, yaşlı bir horozu kesip, suyundan bir tas içireceksiniz.İşte, yapmanız gerekenler bunlar!Yarın sabah, onu yeniden görmeye geleceğim.”
Doktorun çıkıp gidişinden birkaç dakika sonra, eczacı gelmiş, elinde ilaçlar ve arkadaşının ağaya sözünü ettiği her şeyi hazırlamış olarak.Ertesi sabah, hastanın durumu biraz iyiye gider gibi olmuş.Kızcağız, gücünü biraz toplamış.Hatta yatıyorken, kalkıp oturmuş.Herkes, sevinçten şaşkına dönmüş. Doktor geldiğinde de, bu coşkulu karşılama töreni, adeta büyüleyiciymiş.Ama öğleden sonra, hasta fenalaşmış.Ağa, yeniden doktoru çağırtmış.Doktor koşarak gelmiş.Hasta kızcağız, dayanılmaz acılar içinde kıvranıyormuş.Şimdi doktorumuz için, eleştiri ve kınama zamanıymış.Ne var ki, doktorumuz, bu engeli de aşmanın yolunu bulmuş.O sırada, parkenin üzerinde, bir kiraz çekirdeği dikkatini çekmiş.İşte, kendisine gerekli olan şey de buymuş.
- “Efendi..” demiş, “..hasta, benim emirlerime karşı gelip, bir şey mi yedi yoksa?”
Bakıcı kadın yemin billah etmiş. Doktorun önerdiği ilaçlardan ayrı, hiçbir şey yiyip içmedi demiş.
- “Eğer, direktiflerime uymuş olsaydı..” diye devam etmiş doktor, “..daha iyi olmalıydı şu ana kadar.Ama öyle görünüyor ki, ona yemesi için kötü bir şeyler verilmiş.Hastanın durumunu ağırlaştıran şey bu.” 
Yeniden kızın kalbini yoklamış.Sonra, iyice öfkelenerek:
- “Tanrım..” diye çığlık atmış, “..hasta kiraz yemiş!”
Oradaki herkes, şaşkınlıktan donakalmışlar.Gerçekten de, hanım; kızının durumunun iyiye gittiğini görünce, ona kiraz yedirmiş.
- “Efendi..” demiş doktor, “..görüyorsunuz ki, benim hatam yok.Eğer, kızınız acı çekiyorsa; bunun nedeni, hastayken kiraz yediği içindir.Bununla birlikte, yine de, korkmanıza gerek yok. Bu tersliği de düzelteceğim.”
Sonunda, hasta toparlanma sürecine girmiş ve doktorun para kesesi, binlerce lirayla dolup taşmış.
- “İşte..” demiş doktor dostuna dönerek, “..bak nasıl para kazanılıyormuş gör!”
- “Çok iyi sevgili dostum..” demiş beriki, “..şimdi, mesleğin inceliklerini kaptım.Bundan böyle, daha iyi yapacağım bu mesleği.”
Bu andan itibaren, o da, başına bir Fransız şapkası geçirmiş; eline bir baston, bir valiz, birkaç reçete almış ve Anadolu’nun kalbine doğru kayıp gitmiş.Ölen bir paşanın kızı, acılar içinde kıvranıyormuş.Dul eşi, umutsuzluk içindeymiş.Çünkü, kızı, bir başka paşanın oğluyla nişanlıymış.
- “Aman Tanrım..” demiş yeni doktor, “..eğer, bir kez olsun başarabilirsem, sonunda talihim sonsuza dek açılacak!”
Böyle düşünüp, hastayı ziyarete gitmiş.Hastaya birtakım ilaçlar yazmış ve ardından da, sıkı sıkıya, kendi direktifleri olmadan, hastanın bir şey yememesi gerektiğini öğütlemiş.Ertesi gün, kızı yeniden görmeye gittiğinde; bir gün önce bıraktığı durumdan, daha kötü bulmuş kızın durumunu.Hemen arkadaşının stratejisini anımsamış.Yere göz atmış ve birden, yerde bir eşek eyeri olduğunu görmüş.Öfke içinde asistanlarına dönerek:
- “Hasta benim iznim olmadan, herhangi bir şey yemedi değil mi?” diye sormuş.Hep bir ağızdan, “Hayır!” demişler.
- “Hayır mı..” diye kükremiş beriki, “..bekleyin, hastanın ne yediğini öğreneceğim birazdan.” 
Kızın kalbini yoklamış.Ardından, hastanın bir eşek yemiş olduğunu söylemiş.Eşekten geriye ise, güya, şu yerdeki eyeri kalmış. “İşte, kanıtı ortada!”

 

Kör

      Bir kral, veziriyle birlikte şehirde geziyormuş. Yolda bir dilenciyle karşılaşmışlar.Vezir, krala şöyle demiş:
- “Efendim, körlerin ne olduklarına ilişkin bir düşünceniz olsun ister misiniz?”
Eline bir değnek alıp köre yaklaşmış.Adamın, gerçekten kör olduğunu zannediyormuş.Değnekle vurmaya başlamış.Kör çığlığı basmış:
- “Kör müsün be adam, önündekini görmüyor musun?”
- “Nasılsın dostum..” demiş ona eğilerek vezir, “..bugün çok para toplayabildin mi?”
- “Tek kuruş bile geçmedi elime.” demiş beriki.
- Nasıl olur..” demiş vezir, “..benim kasam para dolu.Oldukça memnunum durumumdan.”
- “Ah!” diye sızlanmış dilenci.
- “Gerçekten de doğru söylüyorum..” demiş vezir, “..dokun bak istersen, para keseme!”
Vezir, kesesini, elleri arasına tutuşturmuş körün.Beriki, geri çekilmiş biraz.Ve parayı kaptığı gibi gizlemiş.Sonra da, tek sözcük etmemiş artık.Birkaç dakika sonra:
- “Pekala, dostum..” demiş vezir, “..sanıyorum, para kesemi bana geri vermek niyetinde değilsin.
Kör sessizliğini bozmamış.
- “Ah! Ne kadar mutsuzum..” demiş vezir, “..soyuldum.Tanrım, bastonumu kaldıracağım galiba.Eğer, dostum gerçekten beni soymak istiyorsa; o zaman, başına değnekler yağdırmak şart olsun!”
Ve körün kafasına hızlıca yapıştırmış değneği.Ama, sesini bile çıkarmamış kör.
- “Tanrım!” demiş yeniden vezir, “Eğer, dostum gerçekten benim paralarımı ele geçirmek istiyorsa; şu taş parçasını düşür, onun başına!”
Ve yerden bir taş alıp, başına fırlatmış.Kör, devrilmiş bunun üzerine.Ancak, bu kez dayanamamış ve vezire parasını vermiş.Vezir de, şöyle demiş ona:
- “İyi kalpli adam, işte, para kesen! Sen kör falan değilsin.Yalnızca eğlenmek istiyordun benimle.”
Bunun üzerine kral da, basmış kahkahayı.

 
 

E-MAİL

asmakat2002@yahoo.com