Doğal Tarih , Birinci Söylev :                    Çeviren :Hüseyin Köse

Doğal Tarihin Oluşumu ve Çalışma Şekli üstüne

      Doğal tarih ya da Doğa tarihi ; en geniş anlamıyla ele alındığında , dev bir tarihin dökümüdür.O , evren hakkında bize sunulan tüm konuları içerir.

      Doğa üstüne çalışma aşkı , birbiriyle çelişkili gibi görünen iki niteliği gerektirir insan zekasında : İlk görüşte ateşli bir dehayı cezbeden büyük öngörüler ve yalnızca bir tek noktaya bağlanmış , çalışkan bir içgüdünün göstereceği küçük özenler.Öncelikle , çok bakmak ve bakmayı yeniden öğrenmekle başlanmalı işe.Burada , çevremizi kuşatan her şeye karşı özenle bakma zorunluluğundan söz ediyorum.Bunu iyice öğrenmiş olan kişiler için yararlı olan ; ancak , bakmayı yeni öğrenenler için , fazlaca zararlı olabilecek şu özen ölçüsünden de söz etmek istiyorum.

      Temelde , birçok olgu ve düşünceyle , onların kavrayışlarını alt üst eden bir durumdur bu.Çünkü , çoğunlukla elde edilen izlenimlerden , çok erken bir şekilde ilişkilendirmeler ve akıl yürütmeler yapılır.Hemen her zaman , bu yolla , hatalı çıkarımlarda ve ilişkilendirmelerde bulunulur genelde.Niceliksel açıdan çok az bir düşünce ve büyük bir bilgisizlikle hareket edilir.Böylelikle de , kavrayışları , hatalı kombinezonlarla iyice tükenir.Kaba saba sonuçlar belleğe yük olmaya başlar ve doğruya karşıt sonuçlar , silinmesi olanaksız önyargılara dönüşür sonradan.Bu yüzdendir ki ; işe önce bakmak ve yeniden bakmakla başlamak gerektiğini söyledim.Hatta , zaman zaman amaçsızca bakmak bile önemlidir.Çünkü belli bir bakışla , yalnızca olaylar hakkında yüzeysel bir izlenim elde edilebilir.Belli bir sistem içinde , olabildiğince yetkin bir yol tutmamız gerekir.Savlayacağınız sağlamlıkta bir görüşe varamasanız da , kendi zekanızı doğal işlevine bırakmanız yararlı olabilir.Zekanızın , düşünceler zincirinin bir tek halkasına bile karışmamanız gerekir bazen.

      Olgular , bir kez ya da birçok kez görüldükten sonra ; kümeler , gruplar halinde görülmeye başlanacaktır artık.Böylece , gözlemciler , onları birbirinden ayıran aralıkları ya da aralarındaki genel farklılıkları , rahatça görmeye başlayacaklardır.

      Doğa çalışması yapan birinin , eğitimli insanlara öğütler vermesi ve iyi yazarları okuması ; farklı yöntemleri inceleyerek , her bakımdan aydınlık düşünceleri yardımına çağırması gerekir.Ancak , bazı yazarlar için , sevgi ve hayranlık duymaya başladığında ; oldukça kesin bir çalışma olmaksızın , kendini , az çok kötü formüle edilmiş bir yöntemin ellerine bırakır.

      Öncelikle , gözlem yaparak , doğanın yapıtlarının biçimini ve işleyişini anlamaya çalışmalıyız.Bu amacın çeşitliliği , ilk bakışta bizi hayrete düşürebilir ; uygulama araçlarının çokluğu da.Onun ; mekanizması , sanatı , kaynakları , olanakları , hatta düzensizliği , karmaşası bile , tüm hayranlığımızı doruğa çıkaracak bir öneme sahiptir. Bu olağanüstü görüntülerin çokluğunda boğulmuş olan insan zekası , doğanın bu görkemli gösterisi sonunda , mutlak bir yenilgiye uğrar.Öyle görünüyor ki , olanaklı olan her şey vardır orada : Yaratıcının eli , türlerin sınırlı sayıda var olmasını onamamıştır.Yine öyle görünüyor ki , o , her şeyi göreli olan ve olamayan varlıklar dünyasına atmıştır.Birbirine karşıt ve birbiriyle uyum içinde , bir kombinasyonlar çokluğu vardır her yerde. Yıkımların ve ardından da yenilenişin sonsuz döngüsü hüküm sürer.

      Hangi güçlü düşünce , böyle bir gösteriyi sunabilir bize ? Evrene ilişkin hangi saygıdeğer görüş , bize , onun yaratıcısına öykünme gücü verir ? Bize yol gösteren bu zayıf ışık , doğadaki genel düzeni ve karşılıklı etkileri kavramamıza ne denli yardımcı olabilir? Ancak , en geniş zeka ve en güçlü deha , doğanın sahip olduğu bu bilgeliğe asla erişemeyecektir.İlksel nedenler , bizden daima gizli kalacaktır.Ve nedenlerin yol açtığı sonuçlar , aynı nedenleri yakından tanımak kadar zor olacaktır.Bize olanaklıymış gibi görünen tek şey ; bazı özel etki ve sonuçların farkına varmak , onları birbiriyle kıyaslamak , birleştirmek ve son olarak da , daha çok kendi doğamıza ilişkin genel bir düzeni tanımaktır.Ki , bu düzen , varsaydığımız ya da gerçekliğinden emin olduğumuz şeylerin varlığına uygun olsun.

      Ancak , mademki önümüzde açılan tek yol budur , mademki doğal şeylerin bilgisine ulaşmak için , bunlardan başka araca sahip değiliz ; o halde , bu yolun bizi götürebildiği yere kadar gitmek gerekir.Tüm olayları bir araya getirmek , kıyaslamak , birleştirmek , çözümlemek ve bize , açık bir şekilde onları tanıtacak ışık altında , bir takım genel sonuçlar ortaya koymak gerekir.

      Doğa üstüne yapılan bu önemli çalışmadan çıkarılacak ilk sonuç , belki de , insan için en alçakgönüllü bir doğrudur. Bu ; belli bir maddeye sahip her şeyi incelemeye almak ve hayvanlar sınıfına dahil edilecek maddesel varlıkları inceleyerek , işe başlamaktır.Çünkü , hayvanların içgüdüleri , onların aklından ve kurdukları düzende uğraştıkları sanatlardan daha kesin bir yargı verir. Ardından , evreni oluşturan farklı nesnelerin , sürekli olarak bir incelemesini yapmak gerekir ; doğaldır ki , insanı tüm yaratılmışların başına koyarak.

      Bana öyle görünüyor ki , eğitici ve doğal bir yöntem kurmanın tek yolu , birbirine benzer şeyleri bir araya getirmek ve birbirinden farklı olanları da ayrı ayrı değerlendirmektir.Eğer , bir türün bireyleri kusursuz bir benzerliğe sahipse ya da aralarında gözle görülmez derecede küçük farklılıklar varsa ; bu bireyler , aynı türün üyeleri olacaklardır.Eğer , farklılıklar çok belirgin olmaya başlamışsa ve aynı zaman da farklılıklardan çok benzerlikler söz konusuysa ; aralarında , bu kez de , bu bireyleri farklı bir türün içinde değerlendirmek gerekecektir.Ancak , aynı türün farklı üyeleri olarak bu farklılıklar , kimi benzerlikleri ortadan kaldırmaksızın daha belirgin görünüyorsa ; bu durumda , bireyler , yalnızca başka bir türün üyeleri değil , aynı zamanda , birinci ve ikinci türün de başka bir cinsini oluştururlar.Ancak , yine de aynı sınıf içinde değerlendirilirler.Çünkü , birbirlerinden farklı olduklarından daha çok benzerliğe sahiptirler.Ama buna karşılık , farklılıkların sayısı çoğalıyorsa ve bu sayı benzer olanlarınkini aşıyorsa ; bu durumda, bireyler , aynı sınıfa ait olamazlar. İşte , doğal varlıkların düzenlenmesinde izlenmesi gereken yöntem budur.

      Bilimi geliştiren tek ve doğru yol , çalışma konusu yapılan farklı konuların , bir tarihini ve betimlemesini yapmaya çalışmaktır.Bize göre , hiçbir şeye benzemeyen şeyler , belli bir ada sahip olsalar bile ; yine de , hiçbir şeydirler.Ama , bizim için varolamaya başlarlarsa ya da daha doğru bir deyişle , bizim için belli bir anlam taşımaya başlarlarsa ; artık , birer meta halini alırlar. Bu şeylerle , belli bir ilişkimizin bulunması halinde de , yine aynı durum söz konusudur.Çünkü , bu şeylere ilişkin bir tek tümceyle yapılacak bir tanımlama bile ; o şeyin , hala çok kusurlu bir görüntüsünden başka bir şey olmayacaktır. Ve bir şeyi tamamı ile açıklamaksızın , o şeyi tanımlama olanağından tümüyle yoksunuz demektir.Çünkü , tam olarak betimlemek ya da açıklamak için ; görmüş olmak , incelemek ve bir benzeriyle karşılaştırmak gerekir.Tüm bunlar , önyargısız bir biçimde ve tüm sistem düşüncelerinden bağımsız olarak yapılmalıdır.Yoksa , tanımlama , hiçbir doğruluk niteliği taşımayacaktır.Tanımlamanın üslubu da ; olabildiğince yalın , net ve ölçülü olmalıdır.Bu durumda ; biraz süsleme , şaka ve karmaşık anlatım bile , pek kuşku uyandırmaz.Yine de , tanımlamada yapılabilecek tek süsleme , terimlerdeki uygunluk ve anlatımdaki soyluluktur.

      Tüm bilimleri ; insanın bilme gereksinimine uygun olarak , iki sınıfa ayırabiliriz. İlki , uygarlık tarihi ; ikincisi ise , doğa tarihidir.Her iki bilim de , daima bilme isteği duyulan ve çok önemli olan , olay ve olgular üstüne kuruludur. İlki ; devlet adamlarının yapacağı bir çalışma ; ikincisi ise , filozofların yapacağı bir çalışmadır.Ve bu ikincisinin yararlılığı , ilki kadar önemli olmasa da , yine de inanmak gerekir ki ; doğa tarihi , tüm sanatların anası ve diğer fizik bilimlerin kaynağıdır.Eğer , tıp bilimi ; eskiden olduğu gibi , bugün de doğanın ürünlerinden bir takım ilaçlar elde etmemiş olsaydı , bu kadar parlak bir atılımda bulunabilir miydi ? Eğer , sanatlar , bir zamanlar küçümsenen konuları ele alıp , doğal bir düzen içinde sunmasaydı , tüm düşünceleri , kendine , doğanın ürünlerini model almıştır. Tanrı yaratmış , insan da öykünmüştür ona.İnsanoğlunun tüm buluşları , zorunluluk gereği ya da rahatlık için de olsa ; doğanın kusursuzca gerçekleştirdiği şeylerin , oldukça kaba bir öykünmesinden başka bir şey değildir.

      Daha önce de söylediğim gibi ; her şeyin aslına uygun ve eksiksiz bir betimleme , öncelikle yapılması gereken şeydir.Tanımlamada , biçime , büyüklüğe ; ağırlık , renk , hareket ve duruş konumlarına girmek gerekir.Bu da yetmez , bu ölçüler arasındaki ilişkilere , eylemlere ve dış işleyişlere de özen göstermek gerekir.Eğer , tüm bunlar , içsel bölümlerin özellikleriyle örtüşüyorsa ; yapılan tanımlama , eksiksiz bir tanımlama olacaktır.Yalnızca , burada , çok küçük ayrıntılara takılmamaya ya da daha az özenli noktalar hakkında fazlaca açıklama yapıp , tanımlamayı , karmaşık duruma getirmemeye özen gösterilmelidir.

      Asıl olan , temel olan özelliklerin açıkça betimlenmesidir.Tarih , tanımlamayı izlemek zorundadır.Bunun yanı sıra , bizimle onlar arasındaki ilişkilerde , doğal olayları izlemek zorundadır.Bir hayvanın tarihi , sadece birey olarak değil ; aynı zamanda bütün hayvan türlerinin bir tarihi olarak ele alınmalıdır.

      Öncelikle hedeflenmesi gereken şey , bütünsel bir çalışma içinde , ayrıntılı noktalara varmaktır.Ancak , uğraşmamıza değecek büyük şeyler yapmamız ve büyük olgular hakkında çalışmamız gerekiyor.Bu ; gözlemlerin birleştirilmesi , olguların genelleştirilmesi ve daha genel sonuçlara bağlı özel sonuçları değerlendirebileceğimiz , yüksek düzeyli bilgilere erişme çabasıdır. Önce , doğanın kendisini , onun büyük eylemleriyle karşılaştırmamız daha iyi olacaktır.Daha sonra , fiziğin bölümlerini yetkinleştirmemizi sağlayacak , çok verimli yolların açıklanmasını olanaklı kılmalıyız.

      Büyük bir bellek , kendini işe verme ve özen gösterme ; bu , birinci amaca ulaşmamız için yeterlidir.Ancak , burada , daha fazlasını yapmak ve ilk bakışta ; belirsiz gibi görünen , daha genel görüşler ve düşünceler yoluyla oluşturulmuş , daha güçlü uslamlamalar gerekiyor.Ardından da , en uzak ilişkileri fark etmemizi , yakalamamızı sağlayan , nitelikli bir zekaya sahip olmamız ve bu yolla , mantıklı düşünceler bütününe vararak , olasılıkların değerlendirilmesine yatkın olmamız gerekiyor.Burada , zekayı yönlendirecek bir yönteme gereksinimimiz var.Ancak , bu yöntem , sadece sözcükler yığınını düzenlemeye yarayan bir yöntem değil ; aynı zamanda , olaylar sıralamasını doğru bir şekilde saptamamıza yardımcı olan , uslamlama biçimimize yol gösteren ve görüşlerimizi aydınlatan yöntemdir bu temelde.

 

Üslup (Biçem) Üzerine Söylev

      Gerçek söylev , bir zeka kültürüdür ve dehanın çalışmasını , işleyişini öngörür.Söylev , yalnızca yetenekli olarak adlandırılan bir konuşmanın , doğal rahatlığından oldukça farklıdır.Salt , tutkuları çok güçlü olan kimselerin konuşması da değildir söylev.Çabuk kavrayışlı bir imgelemin ürünüdür o.Bu insanlar ; canlı olarak hissederler ; çok çabuk üzülürler de . ancak dış dünyayı güçlü bir şekilde algılama yetileri vardır.Tamamen mekanik bir izlenimle , kendi duygulanımlarını ve coşkularını başkalarına anlatmakta zorlanırlar. Bu ; bedenle konuşan bedendir.Tüm hareketler , tüm işaretler birbiriyle yarışır ve hatta , birbirine yardım eder.Ama heyecanlandırmak ve peşinden sürüklemek için ne yapmalıdır ? İnsanları nasıl inandırmalı ve sarsmalıdır ? Sert ve dokunaklı bir eda , anlamlı jestler , hızlı ve çınlayan sözlerle.Ancak , kararlı bir kafaya sahip olanların bir bölümü için , incelmiş bir zevk ve nefis bir anlatım ; tıpkı siz baylarda olduğu gibi , çok az bir önem taşır genellikle.Buna ayrıca ; düşünceler , daha başka kanıtlar ve çınlayan sözler gerekir.Nedenler ve gerekçeler de olmalıdır fazlaca.Bu da yetmez ; bu düşünceleri sunmayı , birbirinden ayırmayı ve düzenlemeyi bilmek gerekir.Gözleri etkilemek ya da kulağı çınlatmak yetmez. Ruhla konuşarak, yüreğe dokunmak ve ruhu hareketlendirmek gerekir.

      Üslup , yalnızca bir düzendir.Ve düşüncelerde bulunması gereken bir işlerlik , bir harekettir.Eğer , düşünceleri dar çerçeveler içinde bir araya getirir ve onları sımsıkı bağlarsanız ; üslup sertleşir , sinirli bir hal alır.Eğer , onları yavaşça birbiri ardına sıralar ve sözcükler arasında anlamlı boşluklar bırakırsanız ; üslup dağınık ve gevşek olur.Ama eğer , düşüncelerinizi uygun bir biçimde sunacağınız düzeni araştırmadan önce , daha genel ve daha kesin bir düzen içinde düşünürseniz - ki bu düzene , başlıca düşünceleri ve görüşleri sokmanız gerekir- bu ilk plan üzerine tüm düşüncelerinizi yerleştirerek , konuyu daha kolay çeşitlendirebilir ve ayrıntılandırabilirsiniz.Ayrıca , bu tutumla , konuyu yayma fırsatını da bulmuş olursunuz.Bu ilk taslakları aralıksız biçimde akılda tutarak , başlıca düşünceleri ayıran uzaklıkları belirleyebilirsiniz.Bu şekilde , düşünceler arasındaki boşlukları tamamlamaya yarayacak yan düşüncelerin de türetilmesi sağlanabilir.Dehanın gücüyle , tüm genel ve özel düşünceler , doğru bir bakış açısıyla sunulabilir.Büyük ölçüde yazma alışkanlığı aşılayan kavrayış yoluyla da , kısır düşünceler , daha verimli düşüncelerden ayrılabilir.Konu ne kadar komplike ya da geniş olursa olsun , bir tek bakışla onu kavrayabilmek , genellikle çok zordur.Deha , tüm gücünü kullansa da , böyle bir konuya bütünsel olarak etki edemez.Bu şekilde , düşünceler arasındaki ilişkileri yakalamakta pek olanaklı olmaz.O halde , aşırı bir çaba harcamanın pek anlamı da yoktur.

      Retorik için tek olumlu tutum ; kendi düşüncelerini geliştirmek , yaymak ve güçlendirmektir.Bu düşüncelere , derin düşünme yoluyla belli bir öz katmak gerekir.Bir sonraki aşama ise, onları anlaşılabilir düşünce haline getirmektir.Bu plan , üslup için geçerli değildir.Ancak , üslubun kendi de böyle bir plana dayanır.Bu plan , üslubu destekler ; onu yönlendirir.Hareketini kurallara bağlayarak , yasalarını belirler.Bu olmadan , en yetkin yazar bile , yoldan sapabilir.Kalemi amaçsızca ilerler .Ahenksiz ve düzensiz çizgilerin egemenliğine teslim olur.Onun kullandığı renklerde bir parça estetik olsa da , detaylara serpiştirdiği bazı güzellikler bulunsa da , yapıtın soluğu ; yeterince hissedilmez ve asla iyi bir yapıya sahip olamaz.Dahası , yazarın zekasına hayran olunurken , yoksun olduğu dehasından da kuşku duyulacaktır.

      Bu yüzdendir ki , konuştukları gibi yazanlar ; çok iyi konuşan insanlar olsa bile , oldukça kötü yazarlar.İmgelemlerin kıvılcım saçan atılımlarına kapılanlar , asla sürdüremeyecekleri bir edayla kalakalırlar.En ayrıksı düşünceleri kaybetmekten korkanlarla , farklı zamanlarda , birbirinden kopuk parçalar yazanlar ise ; güçlü bir geçiş halkası olmadan , asla onları birleştiremezler.

      İyi yazmak , iyi düşünmek , iyi hissetmek , iyi yorumlamaktır.Aynı zamanda da , iyi bir zekaya , ruha ve zevke sahip olmaktır.Üslup , tüm kavrayış yetilerinin çalışmasını ve birleştirilmesini gerektirir.Sadece düşünceler , üslubun temelini oluşturur.Sözlerin uyumu ; yalnızca , bir ekleme , bir süstür.Ve sadece , organların duyarlılığına bağlıdır.Uyumsuz çınlayışlardan sakınmak için , iyi bir kulağa sahip olmak yeterlidir.

      İyi yazmak ; şairlerin ve hatiplerin sunduğu ürünlerle iç içe olmayı ve şiirsel bir yoğunluğa sahip olmayı gerektirir.Öykünmekten de sakınmak gerekir. Çünkü , hiçbir öykünme yaratıcı olamaz.Bu sözler arası uyum bile , üslubun ne tonunu ne de derinliğini belirleyebilir.Bu yüzdendir ki , sıklıkla , yazılarda bir çok kof düşünce bulunur.

      Ton ; konunun doğasıyla , üslubun uygunluğundan başka bir şey değildir. Belki de bu yüzden , fazla güçlü olmak zorunda değildir.Doğal olarak , konunun derinliğine işlenmesine yardımcı olur ve düşüncelerin taşınması gereken , birçok genelleme noktasına bağlıdır.Eğer , daha genel düşüncelere erişilmişse ve konunun kendisi , yeterince geniş bir konuysa ; ton , aynı yüceliğe erişecektir. Ve bu yükselme , eğer tonu destekliyorsa ; deha , her konuda oldukça güçlü ışıklar yayacaktır çevresine.Eğer , tablonun gücüne , renklerin güzelliği katılırsa ya da her düşünce , canlı bir imge ve ölçülü bir anlatımla sunulursa ; o zaman , her bir düşünce zinciri , zengin ve uyumlu bir tablo şeklini alır.Ton da , yalnızca yüksek ve gelişmiş bir ton olmakla kalmaz ; aynı zamanda , yüce bir ton şeklini alır.

      Burada baylar ; uygulama , kurallardan daha önemlidir.Örnekler , davranış kurallarından daha öğreticidir.Ama sizin yapıtlarınızı okurken , aklıma üşüşen düşünceleri burada açıklama fırsatını , korkarım ki , rahatça bulamayacağım.Bu yüzden de , kendimi , yalnızca bir takım genel düşüncelerle sınırlamam gerekecek.

      Çok iyi yazılmış yapıtlar , gelecek kuşaklara kalacak olanlardır yalnızca. Bilgilerin çokluğu , satırların eşsizliği , buluşların yeniliği bile , o yapıtın , ölümsüzlüğünün bir güvencesi olamaz.Eğer , bu özellikleri içeren yapıtlar , yalnızca küçük konuları ele alıyorsa ve eğer , bu yapıtlar ; zevksiz , kaba ve zekadan yoksun bir şekilde yazılmışsa , tehlikede olacaklardır tümüyle. Çünkü , bilgiler , eşsiz satırlar ve buluşlar , rahatlıkla yokolup gidebilir ve zamanla başka bir şeye dönüşebilirler.İçerdikleri zenginlikler olarak , usta ellerde yeniden ortaya çıkarılmak gibi bir duruma düşüp , zamanla eskiyebilirler.

      Bu ögelerin tümü , insanın dışında kalan şeylerdir.Oysa , üslup ; insanın ta kendisidir.Üslup , ne ortadan kalkar , ne de zamanla başka bir şeye dönüşebilir. Ve ne de eskiyebilir.Eğer üslup , soylu ve yüceyse ; yazarı da , aynı şekilde , kendine tüm zamanlarda hayranlar bulabilir.Çünkü , yalnızca , kalıcı ve sonsuz olan gerçektir.Güzel bir üslup , sunduğu gerçekliklerin sınırsız sayısıyla , bir eşdeğerliliğe sahiptir.Orada yer alan tüm kavrayışsal güzellikler ve onun içerdiği tüm ilişkiler , insan zekası için ; belki de , konuyu derinleştiren , onun temelini oluşturan şeylerden daha değerlidir.Yücelik , yalnızca büyük konularda bulunabilir.

      Şiir , tarih , felsefe ; tümünün konusu aynıdır ; insan ve doğa. Felsefe , doğayı açıklar ; şiirse , doğayı betimleyip güzelleştirir.Felsefe , aynı zamanda insanları da betimler ve onları yüceltir.Şiir ise , Tanrılar ve kahramanlar yaratır.

      Tarih , yalnızca insanı resmeder.Onu olduğu gibi ele alır.Şu halde , tarihçinin ses tonu , yalnızca büyük insanları ya da olayları anlattığı zaman , yüce bir görünüm alacaktır.Ancak , her yerde ağır ve görkemli olaylara pek sık rastlanmadığından , bu ses tonunu sıkça duymak ta olası değildir.Filozofun ses tonu , doğanın yasalarından , genel olarak varlıklardan ; yer , madde , zaman , hareket , ruh , insan zekası , tutkular ve duygulardan her söz edişinde , yüceliğini daima koruyacaktır.Bunlardan geriye kalan konularda ise , biraz görkem yeterli olacaktır.

      Ama , şairin ve hatibin ses tonu ise ; her ikisi de büyük konulardan söz etmeye başlar başlamaz , daima yüceliğini korumak zorundadır.Çünkü , onlar kendi konularını yücelikle bağdaştırma konusunda , çok daha ustadırlar. Alabildiğine renkli ve hareketli bir üslup kullanırlar.Ve daima olayları yüceltip betimlemek için , hemen her yerde tüm güçlerini kullanmak zorundadırlar. Kendi dehalarının tüm enginliğiyle , her konuya alabildiğine yüklenmeleri gerekir.

 

E-MAİL

asmakat2002@yahoo.com