Kızılderili Masalları ve Söylenceleri
                                                 Çeviren :
Murat Acar

 

Kızılderililer Arasındaki Gezginler

      Avrupalıların , ülkeye ilk ayak basışlarından bu yana , birçok kişi , Kızılderili kabilelerini ziyaret etmekten ve hatta;davranış biçimlerini ve geleneklerini incelemek , dillerini öğrenmek , masallarını ve söylencelerini dinlemek üzere , belirli süreler boyunca aralarında yaşamaktan büyük zevk almış ve bu ziyaretçilerin birçoğu , uygar dünyaya dönüşlerinde , ziyaretleri sırasında keşfettiklerini yayınlamışlardır.

      Bazı gezginlerin söylediklerine göre ; Kızılderililer , bu masalları ve söylenceleri , bir yaz akşamı , açık havada toplanmış bir dinleyici topluluğuna ya da kışın bir kamp ateşi çevresine dizilmiş meraklılara anlatmışlar ya da en azından , gelenek ve göreneklerine , dahası ideallerine ve duyarlıklarına dair önemli bilgiler vermişlerdir.Aşağıda okuyacaklarınız , bu söylencelerden bazılarıdır ve bunların ilki , batı kabilelerinden birine ait olup , insanoğlunun kökenine dair , kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmış bir anlatıdır.

İnsanın kökeni

      Bir zamanlar , Mississippi nehrinin kıyısında bir salyangoz yaşarmış.Salyangozun hayatı , dingin ve huzurluymuş;ta ki , bir gün bir sel baskını sonucunda , nehrin suları kabarıp , zavallı hayvancık boğulma tehlikesiyle karşı karşıya kalana dek.Salyangoz , canını kurtarmak için , can havliyle bir kütüğe tırmanmış ve akıntıya kapılan , ama batmayan kütüğün üstünde , nehrin aşağısına doğru sürüklenmiş.

      Bir süre sonra , kütük kıyıya vurmuş ve salyangoz sürünerek karaya çıkmış;ancak , sert bir zemin bulmayı umduğu kıyıda , kendisini çamur ve yosunların arasında buluvermiş.Bu yumuşak yüzeyde , daha azıcık ilerleyemeden , güneş çıkmış ve salyangoz , güneşin sıcaklığıyla kuruyan çamurun içinde , adeta kavrularak sıkışıp kalmış.

      Salyangoz , sıkıştığı yerden kurtulabilmek için , bir süre çabalamış çabalamasına , ancak sonunda;açlıktan baygın , yorgunluktan bitkin düşmüş.Tam çaresizlik ve umutsuzlukla teslim olmak üzereyken , garip bir şekilde değişim geçirmeye başlamış;bir yandan da , dehşetengiz bir hızla büyüyormuş.Gövdesinin alt kısmından bacaklar çıkarken;üst kısmında da , bir kafa ve kollar oluşuyormuş.Kısacası , salyangoz kendini bir insana dönüşürken bulmuş.

      Değişim çok geçmeden tamamlanmış ve az önce bir salyangoz olan yaratık , kusursuz bir insan formunda , nehrin kıyısında ayakta duruyormuş.Ancak , bir deri bir kemik olan bu çelimsiz insan , eski gövdesiyle hissettiğinden daha açmış.Hatta , açlıktan ölmek üzereymiş.Açlığı bir yana , çırılçıplakmış ve uzuvları;bu halde , korumasız bir şekilde , tüm fiziksel etkilerine açıkmış.Çevresine şöyle bir bakınca , havada uçuşan kuşlar ve etrafında gezinen başka hayvanlar görmüş.Ancak , onlardan yiyecek ve giyecek elde etmek için , ne yapması gerektiğini bilmiyormuş.

      Derken , uzakta Yüce Ruh görünmüş ve ona adıyla seslenmiş.Bu güçsüz ve yardıma gereksinim duyan insana karşı , sesinde iyi ve sevecen bir ton varmış. Yüce Ruh , ona bir yay ve bir ok vererek , bunlarla nasıl geyik avlanacağını öğretmiş.Geyik öldüğünde , etinin nasıl lezzetli ve besleyici bir yiyecek olabileceğini göstermiş.İnsan , eti pişirip yedikten ve böylece açlığı bastırdıktan sonra , Yüce Ruh ona;yakında , soğuk rüzgarların ve yağmurların geleceğini ve kendini bunlardan koruyabilmek için , giyeceğe gereksinimi olduğunu söylemiş ve öldürdüğü geyiğin derisinden , giysi dikmeyi öğretmiş.

      Yüce Ruh , insanın boynuna , ucunda bir deniz kabuğu bulunan bir kolye geçirerek;bunun , yaratılmış tüm diğer hayvanlar üzerindeki otoritesinin , bir göstergesi olduğunu söylemiş.Yüce Ruh , sonra da ortadan kaybolmuş.Bunun ardından , insan gezinip dolaşırken , bir kunduz ile karşılaşmış ve boynuna , Yüce Ruh'un astığı deniz kabuğu kolyesini gösterek ;kunduza ,kendisine boyun eğmesini emretmiş.Ancak kunduz , basitçe bu buyruğa uymaktansa;insanı , yaşadığı inine götürmüş.İnsan , kunduzun ininde , karısı ve çocukları tarafından çok iyi karşılanmış ve çevresini dikkatlice gözlemleyerek , kendisine nasıl bir ev yapabileceğini tasarlamış.

      Bu arada , kunduzun kızına aşık olan insan , ona evlenme önerisinde bulunmuş.Önerisi kabul görmüş ve hemen evlenmişler.Düğün töreni görkemliymiş.Gökteki tüm kuşlar ve ormandaki tüm hayvanlar düğüne davetliymiş.Şenlikler ve kutlamalar bir harikaymış.İşte , tüm insan ırkları , bu birliktelikten dünyaya gelmiş.

      Bu söylenceyi anlatan ve gezginin gezginin anlattıklarını kaydetmesine izin veren anlatıcı , sözlerini şöyle tamamlamış: Diğer öyküler içinde bir tanesi vardır ki ;o öykü , mutlu ve kendinden hoşnut bir yaradılışa sahip olmanın değerini anlatmaktadır.

 

Yaşlı Bora ve Shingebiss

      Bir zamanlar , Shingebiss adında bir adam varmış.Shingebiss , bir su kıyısında inşa ettiği kulübesinde bir başına yaşarmış.Kış geldiğinde , havalar çok soğumuş.Kış dört ay sürecek olmasına karşın , Shingebiss'in sadece dört kütüğü varmış.Bahara kadar , her ay , ancak bir kütük kullanabileceği için de , odunları azar azar kullanıyor ve küçücük bir ateşle yetinmeye çalışıyormuş.

      Dereden tutabildiği balıkların dışında , yiyecek hiçbir şeyi yokmuş.Ancak , hava öyle soğukmuş ki;soğuktan donan derenin yüzeyindeki kalın buz tabakasını kırmak , neredeyse olanaksızmış. Yine de , Shingebiss , buz tutmuş dereyi karış karış geziyormuş.Sazların ya da süsenlerin yetiştiği yerlerdeki buz tabakası , daha ince ve zayıf olduğundan , balık avlamak için , buralardaki deliklerden yararlanıyormuş.Yakaladığı balıkları da bir ipe dizip , buzun üstünde sürükleyerek kulübesine götürüyormuş.

      Sonunda , yaşlı Bora , onu görmüş ve kendi kendine:"Bu adam , şu soğuk mevsimde bile , nasıl da mutlu ve halinden hoşnut.Sanki , haziran ayındaymışız gibi.Sakın küçümsüyor olmasın beni.Gidip ziyaret edeyim şunu da , gücümü ona hissettirmek için , ne yapabilirim bir bakayım."

      Böylece , yaşlı Bora , Shingebiss'e doğru kuvvetlice esmiş;ateşten uzak yanını çok üşütmüş.Ancak Shingebiss , bir o yanını bir öbür yanını ateşe dönerek , neşe içinde şarkısını söylemeye devam etmiş.Bunun üzerine , yaşlı Bora , buzun üstünde bir süre esmiş ve süsenlerin ve sazların yarattığı delikleri dondurmuş."Artık" demiş kendi kendine , "Hiç balık yakalayamaz ve açlıktan ölür."

      Ancak Shingebiss , umutsuzluğa kapılmamış.Buzun üzerinde , yeni kapattığı eski delikleri bir bir bulup , kararlılıkla yeniden açmış.Böylece Shingebiss , daha da çok balık yakalamış ve yakaladığı balıkları , her zamanki gibi , mutlu bir şekilde buzun üzerinde kaydırarak kulübesine götürmüş."Yüce Ruh ona yardım ediyor olmalı" demiş yaşlı Bora , "Ne soğuktan dondurabiliyorum onu , ne de açlıktan öldürebiliyorum.Bırakacağım artık peşini."

      Bir de , kadınların içgüdülerinin ve duygularının , dünyadaki en ilkel insan topluluklarında da , en uygar toplumlarda da , aynı olduğunu gösteren bir aşk öyküsü vardır.Şöyledir:

Ampata'nın öyküsü

      Ampata , genç ve cesur bir savaşçının karısıymış.İki çocuk annesiymiş.Bir zaman , kocası ve çocuklarıyla birlikte mutlu bir şekilde yaşamış.Evleri bazen;ağaçsız , uçsuz bucaksız düzlüklermiş.Bazen de , kulübelerini orman içinde bir derenin kıyısına kurarlarmış.Ampata;derelerde , nehirlerde bir aşağı bir yukarı kürek çeker , hasır yapmak için saz ararmış.Ya da ormanda dolaşır;çadır yapmak veya yakmak için ağaç kabukları toplarmış.Yazın açık alanlara çıkarlar;kışınsa , ağaçlık bölgelerde , güneş gören daha korunaklı yerlerde barınırlarmış.Hayatlarını , işte böylece , rahat ve mutlu bir şekilde sürdürürlermiş.

      Ampata'nın kocası , zamanla kabile içindeki etkinliğini ve etkisini artırmış ve sonunda , günün birinde reis olmuş.Bu , Ampata'nın yüreğini kıvançla doldurmuş ve kocasını her zamankinden çok sevmesine neden olmuş.Ancak Ampata , zamanla farkına varmış ki ; kocasının rütbesi ve önemi arttıkça , önceden beri sahip oldukları aile içi rahatı ve huzuru bulamaz olmuşlar.Kocası , artık bir halk adamı olmuş.Evleri , sürekli gelip giden ziyaretçilerle dolup taşıyormuş.Kocası ise , topluluktaki önemi arttıkça ; yetineceğine , hırsı daha çok bileniyormuş. bir süre sonra , etki alanını daha da çok genişletmek için , yakınlarda yaşayan ünlü bir kabile reisinin kızını , ikinci bir eş olarak almaya karar vermiş.

      Ampata , kocasının bu arzusunu öğrenince dehşete düşmüş.Kocasının bu kararına karşı çıkmış;ama , kocası onu dinlemiyormuş bile.Ampata'ya , ikinci bir kadınla evlenmenin , kabile içindeki etkisini iyiden iyiye artıracağını;bu yüzden de , yeniden evleneceğini söylemiş.Ampata , kocasıyla aynı evde kalarak , bu utanca daha fazla katlanamayacağına karar vermiş.Böylece , kocası yeni eşini eve getirmeden önce , kalbi kırık bir şekilde , iki çocuğunu da yanına alarak babasının evine gitmiş.

      Kışı , babasının yanında , akrabalarıyla birlikte geçirmiş;ancak geçen zaman , ne kederini ne de umutsuzluğunu azaltmış.Bahar geldiğinde , babasının topluluğu , kışın yaptıkları kanolarla birlikte , Mississippi'den aşağı kürek çekerken , Ampata da onlarla beraber gitmiş.İki çocuğu da , kanoda kendisiyle birlikteymiş.Kanolar , St.Anthony şelalesine yaklaştıkça , güçlenen akıntılar yüzünden kıyıya yönelirken;Ampata , akıntının ortasına doğru kürek çekmeyi sürdürmüş.Akıntı ve girdaplar öylesine güçlüymüş ki;kano , giderek daha da hızlanmış ve artık , kürek de bir işe yaramaz olmuş. İşte , tam bu sırada , Ampata oturduğu yerden doğrulup , gözyaşları içinde şu veda sözlerini söylemiş:

      "Bir tek onu sevdim ve onu bütün kalbimle sevdim.Taze avları , onun için pişirdim;onun için süpürdüm , çalı süpürgemle ocaktaki külleri.Onun için giyindim , süslendim;onun için diktim ayağına giydiği geyik derisinden çarıkları.Nasıl beklerdim , bitmek bilmeyen günler boyunca onun avdan dönmesini ve nasıl da sevinçle dolardı kalbim , ayak seslerini duyunca!Gönülden bağlıydım ona.Bütün dünyamdı o benim.Ancak , o bir başkası için terk etti beni ve hayat artık taşıyamayacağım bir yük oldu şimdi.Çocuklarım bile , üzüntümü çoğaltıyorlar.Yüzlerinde onu görüyorum;bana babalarını anımsatıyorlar sürekli.Verdiği hayatı geri alsın diye yakardım Yüce Ruh'a.Çünkü , istemiyorum artık onu;dualarımın kabul olunacağı akıntıya bırakıyorum şimdi kendimi.Bembeyaz köpüklerini görüyorum suyun;onlar benim kefenimdir.Çağıltısını duyuyorum şelalenin;o da cenaze şarkımdır benim.Elveda!"

      Ampata'yı durdurmak için çok geçtir artık.Yakınları , kanonun , köpüklerin içine daldığını görürler.Çağlayanın altında dengesini yitiren kano , sulara gömülür.Kimi zaman , gece yarısı , nehrin kıyısında duran karanlığa kalmış bir yolcunun;ay ışığının altında , pusun ve su serpintisinin arasında , Ampata'nın kanosunu gördüğü söylenir.Bir an için , şelalenin kıyısında beliren görüntü , hemen pusunun içinde kayboluverir.

      Bu zavallı , yüzüstü bırakılmış ve düş kırıklığına uğramış kadıncağızın öyküsü gerçek olabilir.Sıradaki ise , oldukça değişik bir öykü ; kakırcanın , nasıl olup da bu kadar küçük olduğunu anlatıyor.,

Güneşi Yakalamak İçin Kurulan Tuzak

      Bir zamanlar , yeryüzünde yaşayan hayvanlar , insanlardan çok daha güçlüymüş ve bir kız ile onun küçük kardeşi dışında , tüm insanları öldürmüşler.Bu iki çocuk kaçmayı başarmış ve ormanın derinliklerinde , kuytu bir köşeye saklanıp , burada korku içinde yaşamaya başlamış.

      Kızın kardeşi öyle küçükmüş ki ; tehlikeler karşısında , bütünüyle savunmasız ve çaresizmiş.Şöyle , irice bir kuş gelse , küçük oğlanı kapı götürebilirmiş.Bu yüzden de , yiyecek ve yakacak bulma işini ablası üstlenmiş.Ancak , kardeşi bir başına bırakılamayacak kadar küçük olduğu için ; ne zaman ormanın içlerine , yiyecek ya da yakacak bir şeyler bulmaya gitse , kardeşini de yanında götürürmüş.

      Sonunda kız , kardeşinin boyuna ve gücüne uygun bir yay ile bir ok yapmış ve ormanın içlerine dalmadan önce oğlana : "Odunları kesmeyi bitirip , eve dönmeye hazır olduğumda ; seni bir süre , burada tek başına bırakacağım ve sen de yayını ve okunu kullanarak , kesilmiş odunlardan çıkan kurtçukları kapmaya gelen kar kuşlarını vuracaksın." demiş.

      Böylece kız , kardeşini orada bir başına bırakıp eve dönmüş.Küçük çocuk ise , kar kuşlarını vurmak için , elinden geleni yapmış ; ama , bir tekini öldürmeyi başaramamış.Sonunda hevesi ve cesareti kırılmış bir halde eve dönmüş.Ablası , çok üzgün görünen küçük kardeşine , hemen umutsuzluğa kapılmamasını ve çabucak pes etmemesi gerektiğini söylemiş.

      "Yarın bir kez daha denersin." demiş.Ertesi gün , küçük çocuğu tekrar ormanda yalnız bırakarak eve dönmüş.Gece inerken , kız , küçük kardeşinin kardaki aya seslerini duymuş.Oğlan , elindeki kar kuşunu ablasına uzatırken , halinden çok hoşnut görünüyormuş.Kız , kuşu iki parçaya bölmüş.Parçalardan birini , akşam yemeği için pişirdiği pilavı çeşnilendirmek için kullanmış ; diğerini ise ertesi gün yemek üzere bir kenara ayırmış.

      Günler günleri kovalamış ve oğlanın vurduğu kuşların sayısı on'u bulunca ; ablası , hayvanların derilerini birbirine ekleyerek , küçük kardeşi için bir ceket dikmiş.Küçük çocuk , yeni ceketine bayılmış ; ancak , bir gün dikkatsiz davranıp karın yer yer eridiği bir yerde uykuya dalınca , ceket kar suyunu emmiş ve güneşin altında biraz çekip daralmış.Uyandığında , ceketinin gövdesine çok dar geldiğini farkeden oğlan ; bunun için güneşe çok kızmış ve bir daha böyle haylazlıklar yapmaması için bir kapan kurup , güneşi yakalayacağını söyleyerek , ablasından kendisi için bir ip yapmasını istemiş.

      Küçük çocuk , gece yarısını biraz geçe , ablasının yaptığı ipi alarak ; ormanın içine geçip , güneşin her sabah doğduğu yere gitmiş.Sabah olunca , güneş ; ağaçların arasından doğarken , küçük çocuğun kurduğu tuzağa düşmüş.Işınları , oğlanın hazırladığı ilmiklere takılıp , öyle bir dolanmış ki ; yükselememiş.Ormandaki hayvanlar , karanlık geçen o gün boyunca , çok korkmuşlar.Bir oraya bir buraya koşuşturup , neler olup bittiğini anlamaya çalışmışlar ve sonunda , sorunun ne olduğunu bulmuşlar : Güneş kapana kısılmış!

      İlkin , ne yapacaklarını bilememişler.Sonra , her nasılsa , çareyi ; kemirgen birkaç hayvanı , güneşin yanına gönderip , yakalandığı ilmekleri kemirmesinde bulmuşlar.Ancak , hiçbirisi bunu yapmak için gönüllü olmamış ; çünkü , güneşin yanına onca yaklaşınca , yanıp kül olmaktan korkuyorlarmış.

      En sonunda , bugün kakırca diye bildiğimiz ; ancak o zamanlar yaşayan en iri kemirgen olan hayvanı , bu işi yapmaya inandırmışlar.Onu seçmişler ; çünkü , çok iri olduğu için , sıcağa en iyi onun dayanabileceğini düşünmüşler.Kakırca , gidip ilmekleri kemirmiş ve güneşi kurtarmış.Ancak , bu işi yaparken öyle kötü bir şekilde yanmış ki ;hayvanların en irisi olarak giden zavallı kakırca , geri döndüğünde , hayvanların en küçüğü olmuş.Geriye o kocaman hayvandan çok azı kalmış.İşte , kakırcanın bunca küçük olmasının nedeni budur!

Cennette Avlanma

      Bir zamanlar , ormanda birlikte yolculuk eden bir adam ile bir kadın varmış.Hiç beklenmedik bir anda , vahşi hayvanlar üzerlerine saldırmış.Bir ayı , adamı yakaladığı gibi , bir lokmada mideye indirmiş.Başka bir iri hayvan da , kadını yiyip bitirmiş.Vahşi hayvanlar , çiftin yeni doğmuş çocuklarına ise , dokunmamışlar bile.

      Kısa bir süre sonra , oradan geçmekte olan bir kadın , çocuğu ağaçların altında yapayalnız yatarken görmüş ve çok şaşırmış.Annesiyle babasının , nerede olabileceklerini merak etmiş ve çevreyi aramaya koyulmuş.Ancak , ikisinin de orada olmadıklarını anlayınca , çocuğu almış ve kendi evine götürmüş.

      Oğlan , sağlıklı bir biçimde yaşıyor ; ancak , hiç büyümüyormuş.Gerçekten , çok güçlü bir genç adam olmuş ; ama gövdesi , hala eskisi gibi ufacıkmış.Bir çocuğun görünüşüne sahip olsa da , büyük ağaçları tutup , köklerinden sökebiliyormuş.Adı Jackabeck'miş.

      Yaptığı ilk iş , annesiyle babasını yiyen vahşi hayvanları bulup öldürmek olmuş.Bir tanesinin midesinden , babasının sakalından bir tel ; diğerininkinden ise ; annesinin saçından bir tutam çıkmış ve böylece Jackabeck , ailesinin gerçek katillerini öldürdüğünü anlamış.Olağanüstü gücünün yanı sıra , Jackabeck'in gizemli bir gücü de varmış.Nefesini neye üflese , garip bir tür sihir sayesinde ; ne dilemişse o şeye dönüşüyormuş.

      Bir zaman sonra , cennete gidip orada neler olduğunu görmeye karar vermiş.Bunun için , yüksek bir ağaca tırmanmaya başlamış.Tepesine vardığında , nefesini ağaca üflemiş ve ağacın boyu , bir anda çok uzamış. Jackabeck , tırmanmaya devam etmiş ; ağacın tepesine vardığı her seferinde , nefesini üflüyor ve daha yukarılara çıkıyormuş.Jackabeck , böylece , tırmana tırmana cennete ulaşmış.

      Vardığı yerde , hazlarla dolu bir ülke bulmuş.Yemyeşil çayırlar , güzel ağaçlar ve çiçekler varmış ; burada her şey birbirinden büyüleyiciymiş.Çevreyi gezdikten sonra , gördüklerini kız kardeşine anlatmak üzere , ağaçtan aşağıya inmeye başlamış.Daha sonra , kız kardeşini de yanına alıp , buraya geri dönmeye ve sonsuzadek burada yaşamaya karar vermiş.İnerken , arada durup ; yukarıya kız kardeşiyle birlikte tekrar çıkarken , durup dinlenebilsinler diye , ağacın dallarına küçük kulübeler yapmış.

      Yere inip , kız kardeşine gördüklerini anlatınca ; kardeşi , ilkin , ona katılmaya istekli görünmemiş.Çünkü , kızcağız , bu denli yüksek bir ağaca çıkmaktan korkuyormuş.Ama Jackabeck , ne yapıp edip , kardeşini inandırmış ve birlikte , cennete doğru yola çıkmışlar.Kız kardeşi ve son anda yanına almaya karar verdiği oğlu , önden ; Jackabeck de , bu ikisinin düşme tehlikesine karşı önlem olarak , arkalarından , ağaca tırmanmaya başlamış.Yoruldukça mola veriyor ve Jackabeck'in , inerken yaptığı kulübeciklerde dinleniyorlarmış.Cennete vardıklarında , Jackabeck ; başka insanların da yukarı çıkmalarını engellemek için , aşağıya eğilerek , ağacın gövdesinin üst kısmındaki dalları kesmiş.

      Jackabeck , bir süre kız kardeşiyle birlikte , cennetin güzelliklerinin keyfini çıkarıp , mutlu ve güvenli bir şekilde , buraya varışlarını kutladıktan sonra ; yeryüzünde yapmaya alışık oldukları üzere , birkaç hayvan yakalarım umuduyla , ormana kapan kurmaya gitmiş.

      Ertesi sabah , neler yakalamış olduğunu görmek için , yeniden ormana giden Jackabeck ; kapanlardan birine yakalanıp , kıvranan bir ateş topu görmüş.Öyle parlak , öyle sıcakmış ki ; Jackabeck , yanına gitmeye cesaret edememiş ve bu mucizeyi haber vermek için , hemen kız kardeşinin yanına koşmuş."Kardeşim" demiş , "Kapanlarımdan birinde , kocaman bir ateş topu var ; öyle sıcak ki , yanına yaklaşamıyorum"."Ah Jackabeck" demiş kız kardeşi , "Güneşi yakalamış olmalısın.Geceleyin kaygısızca dolaşırken , senin kurduğun kapana kısılmış olmalı.Git ve olabildiğince çabuk serbest bırak onu.!"

      Bunun üzerine , Jackabeck geriye dönmüş.Ancak güneş ; hem çok yakıcı olduğu için , hem de gözlerini kamaştırdığından , yanına sokulup kapanı açamamış.Ne yapacağını bilemez bir halde etrafına bakınırken , küçük bir fare görmüş ve nefesini üstüne üfleyerek , hayvanı sıcağa karşı koyabilecek ve kapanı açabilecek kadar , iri ve güçlü bir yaratığa dönüştürmüş.Güneş de böylece , yakalandığı kapandan kurtulmuş.

 

 

E-MAİL

asmakat2002@yahoo.com