 |
Kızılderili Masalları ve
Söylenceleri
Çeviren : Murat Acar
Kızılderililer Arasındaki Gezginler
Avrupalıların ,
ülkeye ilk ayak basışlarından bu yana , birçok kişi , Kızılderili
kabilelerini ziyaret etmekten ve hatta;davranış biçimlerini ve
geleneklerini incelemek , dillerini öğrenmek , masallarını ve
söylencelerini dinlemek üzere , belirli süreler boyunca aralarında
yaşamaktan büyük zevk almış ve bu ziyaretçilerin birçoğu , uygar dünyaya
dönüşlerinde , ziyaretleri sırasında keşfettiklerini yayınlamışlardır.
Bazı
gezginlerin söylediklerine göre ; Kızılderililer , bu masalları ve
söylenceleri , bir yaz akşamı , açık havada toplanmış bir dinleyici
topluluğuna ya da kışın bir kamp ateşi çevresine dizilmiş meraklılara
anlatmışlar ya da en azından , gelenek ve göreneklerine , dahası
ideallerine ve duyarlıklarına dair önemli bilgiler vermişlerdir.Aşağıda
okuyacaklarınız , bu söylencelerden bazılarıdır ve bunların ilki , batı
kabilelerinden birine ait olup , insanoğlunun kökenine dair , kuşaktan
kuşağa aktarılarak günümüze kadar ulaşmış bir anlatıdır.
İnsanın kökeni
Bir zamanlar ,
Mississippi nehrinin kıyısında bir salyangoz yaşarmış.Salyangozun hayatı ,
dingin ve huzurluymuş;ta ki , bir gün bir sel baskını sonucunda , nehrin
suları kabarıp , zavallı hayvancık boğulma tehlikesiyle karşı karşıya
kalana dek.Salyangoz , canını kurtarmak için , can havliyle bir kütüğe
tırmanmış ve akıntıya kapılan , ama batmayan kütüğün üstünde , nehrin
aşağısına doğru sürüklenmiş.
Bir süre sonra ,
kütük kıyıya vurmuş ve salyangoz sürünerek karaya çıkmış;ancak , sert bir
zemin bulmayı umduğu kıyıda , kendisini çamur ve yosunların arasında
buluvermiş.Bu yumuşak yüzeyde , daha azıcık ilerleyemeden , güneş çıkmış
ve salyangoz , güneşin sıcaklığıyla kuruyan çamurun içinde , adeta
kavrularak sıkışıp kalmış.
Salyangoz ,
sıkıştığı yerden kurtulabilmek için , bir süre çabalamış çabalamasına ,
ancak sonunda;açlıktan baygın , yorgunluktan bitkin düşmüş.Tam çaresizlik
ve umutsuzlukla teslim olmak üzereyken , garip bir şekilde değişim
geçirmeye başlamış;bir yandan da , dehşetengiz bir hızla
büyüyormuş.Gövdesinin alt kısmından bacaklar çıkarken;üst kısmında da ,
bir kafa ve kollar oluşuyormuş.Kısacası , salyangoz kendini bir insana
dönüşürken bulmuş.
Değişim çok
geçmeden tamamlanmış ve az önce bir salyangoz olan yaratık , kusursuz bir
insan formunda , nehrin kıyısında ayakta duruyormuş.Ancak , bir deri bir
kemik olan bu çelimsiz insan , eski gövdesiyle hissettiğinden daha
açmış.Hatta , açlıktan ölmek üzereymiş.Açlığı bir yana , çırılçıplakmış ve
uzuvları;bu halde , korumasız bir şekilde , tüm fiziksel etkilerine
açıkmış.Çevresine şöyle bir bakınca , havada uçuşan kuşlar ve etrafında
gezinen başka hayvanlar görmüş.Ancak , onlardan yiyecek ve giyecek elde
etmek için , ne yapması gerektiğini bilmiyormuş.
Derken , uzakta
Yüce Ruh görünmüş ve ona adıyla seslenmiş.Bu güçsüz ve yardıma gereksinim
duyan insana karşı , sesinde iyi ve sevecen bir ton varmış. Yüce Ruh , ona bir
yay ve bir ok vererek , bunlarla nasıl geyik avlanacağını öğretmiş.Geyik
öldüğünde , etinin nasıl lezzetli ve besleyici bir yiyecek olabileceğini
göstermiş.İnsan , eti pişirip yedikten ve böylece açlığı bastırdıktan
sonra , Yüce Ruh ona;yakında , soğuk rüzgarların ve yağmurların geleceğini
ve kendini bunlardan koruyabilmek için , giyeceğe gereksinimi olduğunu
söylemiş ve öldürdüğü geyiğin derisinden , giysi dikmeyi öğretmiş.
Yüce Ruh , insanın
boynuna , ucunda bir deniz kabuğu bulunan bir kolye geçirerek;bunun ,
yaratılmış tüm diğer hayvanlar üzerindeki otoritesinin , bir göstergesi
olduğunu söylemiş.Yüce Ruh , sonra da ortadan kaybolmuş.Bunun ardından ,
insan gezinip dolaşırken , bir kunduz ile karşılaşmış ve boynuna , Yüce
Ruh'un astığı deniz kabuğu kolyesini gösterek ;kunduza ,kendisine boyun
eğmesini emretmiş.Ancak kunduz , basitçe bu buyruğa uymaktansa;insanı ,
yaşadığı inine götürmüş.İnsan , kunduzun ininde , karısı ve çocukları
tarafından çok iyi karşılanmış ve çevresini dikkatlice gözlemleyerek ,
kendisine nasıl bir ev yapabileceğini tasarlamış.
Bu arada ,
kunduzun kızına aşık olan insan , ona evlenme önerisinde bulunmuş.Önerisi
kabul görmüş ve hemen evlenmişler.Düğün töreni görkemliymiş.Gökteki tüm
kuşlar ve ormandaki tüm hayvanlar düğüne davetliymiş.Şenlikler ve
kutlamalar bir harikaymış.İşte , tüm insan ırkları , bu birliktelikten
dünyaya gelmiş.
Bu söylenceyi
anlatan ve gezginin gezginin anlattıklarını kaydetmesine izin veren
anlatıcı , sözlerini şöyle tamamlamış: Diğer öyküler içinde bir tanesi
vardır ki ;o öykü , mutlu ve kendinden hoşnut bir yaradılışa sahip olmanın
değerini anlatmaktadır.
Yaşlı Bora ve Shingebiss
Bir zamanlar ,
Shingebiss adında bir adam varmış.Shingebiss , bir su kıyısında inşa
ettiği kulübesinde bir başına yaşarmış.Kış geldiğinde ,
havalar çok soğumuş.Kış dört ay sürecek olmasına karşın , Shingebiss'in
sadece dört kütüğü varmış.Bahara kadar , her ay , ancak bir kütük
kullanabileceği için de , odunları azar azar kullanıyor ve küçücük bir
ateşle yetinmeye çalışıyormuş.
Dereden
tutabildiği balıkların dışında , yiyecek hiçbir şeyi yokmuş.Ancak , hava
öyle soğukmuş ki;soğuktan donan derenin yüzeyindeki kalın buz tabakasını
kırmak , neredeyse olanaksızmış. Yine de , Shingebiss , buz tutmuş dereyi
karış karış geziyormuş.Sazların ya da süsenlerin yetiştiği yerlerdeki buz
tabakası , daha ince ve zayıf olduğundan , balık avlamak için ,
buralardaki deliklerden yararlanıyormuş.Yakaladığı balıkları da bir ipe
dizip , buzun üstünde sürükleyerek kulübesine götürüyormuş.
Sonunda , yaşlı
Bora , onu görmüş ve kendi kendine:"Bu adam , şu soğuk mevsimde bile ,
nasıl da mutlu ve halinden hoşnut.Sanki , haziran ayındaymışız gibi.Sakın
küçümsüyor olmasın beni.Gidip ziyaret edeyim şunu da , gücümü ona
hissettirmek için , ne yapabilirim bir bakayım."
Böylece , yaşlı
Bora , Shingebiss'e doğru kuvvetlice esmiş;ateşten uzak yanını çok
üşütmüş.Ancak Shingebiss , bir o yanını bir öbür yanını ateşe dönerek ,
neşe içinde şarkısını söylemeye devam etmiş.Bunun üzerine , yaşlı Bora ,
buzun üstünde bir süre esmiş ve süsenlerin ve sazların yarattığı delikleri
dondurmuş."Artık" demiş kendi kendine , "Hiç balık yakalayamaz ve açlıktan
ölür."
Ancak Shingebiss ,
umutsuzluğa kapılmamış.Buzun üzerinde , yeni kapattığı eski delikleri bir
bir bulup , kararlılıkla yeniden açmış.Böylece Shingebiss , daha da çok
balık yakalamış ve yakaladığı balıkları , her zamanki gibi , mutlu bir
şekilde buzun üzerinde kaydırarak kulübesine götürmüş."Yüce Ruh ona yardım
ediyor olmalı" demiş yaşlı Bora , "Ne soğuktan dondurabiliyorum onu , ne
de açlıktan öldürebiliyorum.Bırakacağım artık peşini."
Bir de ,
kadınların içgüdülerinin ve duygularının , dünyadaki en ilkel insan
topluluklarında da , en uygar toplumlarda da , aynı olduğunu gösteren bir
aşk öyküsü vardır.Şöyledir:
Ampata'nın öyküsü
Ampata , genç ve
cesur bir savaşçının karısıymış.İki çocuk annesiymiş.Bir zaman , kocası ve
çocuklarıyla birlikte mutlu bir şekilde yaşamış.Evleri bazen;ağaçsız ,
uçsuz bucaksız düzlüklermiş.Bazen de , kulübelerini orman içinde bir
derenin kıyısına kurarlarmış.Ampata;derelerde , nehirlerde bir aşağı bir
yukarı kürek çeker , hasır yapmak için saz ararmış.Ya da ormanda
dolaşır;çadır yapmak veya yakmak için ağaç kabukları toplarmış.Yazın açık
alanlara çıkarlar;kışınsa , ağaçlık bölgelerde , güneş gören daha
korunaklı yerlerde barınırlarmış.Hayatlarını , işte böylece , rahat ve
mutlu bir şekilde sürdürürlermiş.
Ampata'nın kocası
, zamanla kabile içindeki etkinliğini ve etkisini artırmış ve sonunda ,
günün birinde reis olmuş.Bu , Ampata'nın yüreğini kıvançla doldurmuş ve
kocasını her zamankinden çok sevmesine neden olmuş.Ancak Ampata ,
zamanla farkına varmış ki ; kocasının rütbesi ve önemi arttıkça , önceden
beri sahip oldukları aile içi rahatı ve huzuru bulamaz olmuşlar.Kocası ,
artık bir halk adamı olmuş.Evleri , sürekli gelip giden ziyaretçilerle
dolup taşıyormuş.Kocası ise , topluluktaki önemi arttıkça ; yetineceğine ,
hırsı daha çok bileniyormuş. bir süre sonra , etki alanını daha da çok
genişletmek için , yakınlarda yaşayan ünlü bir kabile reisinin kızını , ikinci bir eş
olarak almaya karar vermiş.
Ampata , kocasının
bu arzusunu öğrenince dehşete düşmüş.Kocasının bu kararına karşı
çıkmış;ama , kocası onu dinlemiyormuş bile.Ampata'ya , ikinci bir kadınla
evlenmenin , kabile içindeki etkisini iyiden iyiye artıracağını;bu
yüzden de , yeniden evleneceğini söylemiş.Ampata , kocasıyla
aynı evde kalarak , bu utanca daha fazla katlanamayacağına karar
vermiş.Böylece , kocası yeni eşini eve getirmeden önce , kalbi kırık bir
şekilde , iki çocuğunu da yanına alarak babasının evine gitmiş.
Kışı , babasının
yanında , akrabalarıyla birlikte geçirmiş;ancak geçen zaman , ne kederini
ne de umutsuzluğunu azaltmış.Bahar geldiğinde , babasının topluluğu ,
kışın yaptıkları kanolarla birlikte , Mississippi'den aşağı kürek çekerken
, Ampata da onlarla beraber gitmiş.İki çocuğu da , kanoda kendisiyle
birlikteymiş.Kanolar , St.Anthony şelalesine yaklaştıkça , güçlenen
akıntılar yüzünden kıyıya yönelirken;Ampata , akıntının ortasına doğru
kürek çekmeyi sürdürmüş.Akıntı ve
girdaplar öylesine güçlüymüş ki;kano , giderek daha da hızlanmış ve artık
, kürek de bir işe yaramaz olmuş. İşte , tam bu sırada , Ampata oturduğu
yerden doğrulup , gözyaşları içinde şu veda sözlerini söylemiş:
"Bir tek onu
sevdim ve onu bütün kalbimle sevdim.Taze avları , onun için pişirdim;onun
için süpürdüm , çalı süpürgemle ocaktaki külleri.Onun için giyindim ,
süslendim;onun için diktim ayağına giydiği geyik derisinden çarıkları.Nasıl
beklerdim , bitmek bilmeyen günler boyunca onun avdan dönmesini ve nasıl
da sevinçle dolardı kalbim , ayak seslerini duyunca!Gönülden bağlıydım
ona.Bütün dünyamdı o benim.Ancak , o bir başkası için terk etti beni ve
hayat artık taşıyamayacağım bir yük oldu şimdi.Çocuklarım bile , üzüntümü
çoğaltıyorlar.Yüzlerinde onu görüyorum;bana babalarını anımsatıyorlar
sürekli.Verdiği hayatı geri alsın diye yakardım Yüce Ruh'a.Çünkü ,
istemiyorum artık onu;dualarımın kabul olunacağı akıntıya bırakıyorum
şimdi kendimi.Bembeyaz köpüklerini görüyorum suyun;onlar benim
kefenimdir.Çağıltısını duyuyorum şelalenin;o da cenaze şarkımdır
benim.Elveda!"
Ampata'yı
durdurmak için çok geçtir artık.Yakınları , kanonun , köpüklerin içine
daldığını görürler.Çağlayanın altında dengesini yitiren kano , sulara
gömülür.Kimi zaman , gece
yarısı , nehrin kıyısında duran karanlığa kalmış bir yolcunun;ay ışığının
altında , pusun ve su serpintisinin arasında , Ampata'nın kanosunu gördüğü
söylenir.Bir an için , şelalenin kıyısında beliren görüntü , hemen pusunun
içinde kayboluverir.
Bu zavallı ,
yüzüstü bırakılmış ve düş kırıklığına uğramış kadıncağızın öyküsü gerçek
olabilir.Sıradaki ise , oldukça değişik bir öykü ; kakırcanın , nasıl olup
da bu kadar küçük olduğunu anlatıyor.,
Güneşi Yakalamak İçin Kurulan Tuzak
Bir zamanlar ,
yeryüzünde yaşayan hayvanlar , insanlardan çok daha güçlüymüş ve bir kız
ile onun küçük kardeşi dışında , tüm insanları öldürmüşler.Bu iki çocuk
kaçmayı başarmış ve ormanın derinliklerinde , kuytu bir köşeye saklanıp ,
burada korku içinde yaşamaya başlamış.
Kızın kardeşi öyle
küçükmüş ki ; tehlikeler karşısında , bütünüyle savunmasız ve
çaresizmiş.Şöyle , irice bir kuş gelse , küçük oğlanı kapı
götürebilirmiş.Bu yüzden de , yiyecek ve yakacak bulma işini ablası
üstlenmiş.Ancak , kardeşi bir başına bırakılamayacak kadar küçük olduğu
için ; ne zaman ormanın içlerine , yiyecek ya da yakacak bir şeyler
bulmaya gitse , kardeşini de yanında götürürmüş.
Sonunda kız ,
kardeşinin boyuna ve gücüne uygun bir yay ile bir ok yapmış ve ormanın
içlerine dalmadan önce oğlana : "Odunları kesmeyi bitirip , eve dönmeye
hazır olduğumda ; seni bir süre , burada tek başına bırakacağım ve sen de
yayını ve okunu kullanarak , kesilmiş odunlardan çıkan kurtçukları kapmaya
gelen kar kuşlarını vuracaksın." demiş.
Böylece kız ,
kardeşini orada bir başına bırakıp eve dönmüş.Küçük çocuk ise , kar
kuşlarını vurmak için , elinden geleni yapmış ; ama , bir tekini öldürmeyi
başaramamış.Sonunda hevesi ve cesareti kırılmış bir halde eve
dönmüş.Ablası , çok üzgün görünen küçük kardeşine , hemen umutsuzluğa
kapılmamasını ve çabucak pes etmemesi gerektiğini söylemiş.
"Yarın bir kez
daha denersin." demiş.Ertesi gün , küçük çocuğu tekrar ormanda yalnız
bırakarak eve dönmüş.Gece inerken , kız , küçük kardeşinin kardaki aya
seslerini duymuş.Oğlan , elindeki kar kuşunu ablasına uzatırken , halinden
çok hoşnut görünüyormuş.Kız , kuşu iki parçaya bölmüş.Parçalardan birini ,
akşam yemeği için pişirdiği pilavı çeşnilendirmek için kullanmış ;
diğerini ise ertesi gün yemek üzere bir kenara ayırmış.
Günler günleri
kovalamış ve oğlanın vurduğu kuşların sayısı on'u bulunca ; ablası ,
hayvanların derilerini birbirine ekleyerek , küçük kardeşi için bir ceket
dikmiş.Küçük çocuk , yeni ceketine bayılmış ; ancak , bir gün dikkatsiz
davranıp karın yer yer eridiği bir yerde uykuya dalınca , ceket kar suyunu
emmiş ve güneşin altında biraz çekip daralmış.Uyandığında , ceketinin
gövdesine çok dar geldiğini farkeden oğlan ; bunun için güneşe çok kızmış
ve bir daha böyle haylazlıklar yapmaması için bir kapan kurup , güneşi
yakalayacağını söyleyerek , ablasından kendisi için bir ip yapmasını
istemiş.
Küçük çocuk , gece
yarısını biraz geçe , ablasının yaptığı ipi alarak ; ormanın içine geçip ,
güneşin her sabah doğduğu yere gitmiş.Sabah olunca , güneş ; ağaçların
arasından doğarken , küçük çocuğun kurduğu tuzağa düşmüş.Işınları ,
oğlanın hazırladığı ilmiklere takılıp , öyle bir dolanmış ki ;
yükselememiş.Ormandaki hayvanlar , karanlık geçen o gün boyunca , çok
korkmuşlar.Bir oraya bir buraya koşuşturup , neler olup bittiğini anlamaya
çalışmışlar ve sonunda , sorunun ne olduğunu bulmuşlar : Güneş kapana
kısılmış!
İlkin , ne
yapacaklarını bilememişler.Sonra , her nasılsa , çareyi ; kemirgen birkaç
hayvanı , güneşin yanına gönderip , yakalandığı ilmekleri kemirmesinde
bulmuşlar.Ancak , hiçbirisi bunu yapmak için gönüllü olmamış ; çünkü ,
güneşin yanına onca yaklaşınca , yanıp kül olmaktan korkuyorlarmış.
En sonunda , bugün
kakırca diye bildiğimiz ; ancak o zamanlar yaşayan en iri kemirgen olan
hayvanı , bu işi yapmaya inandırmışlar.Onu seçmişler ; çünkü , çok iri
olduğu için , sıcağa en iyi onun dayanabileceğini düşünmüşler.Kakırca ,
gidip ilmekleri kemirmiş ve güneşi kurtarmış.Ancak , bu işi yaparken öyle
kötü bir şekilde yanmış ki ;hayvanların en irisi olarak giden zavallı
kakırca , geri döndüğünde , hayvanların en küçüğü olmuş.Geriye o kocaman
hayvandan çok azı kalmış.İşte , kakırcanın
bunca küçük olmasının nedeni budur!
Cennette Avlanma
Bir zamanlar ,
ormanda birlikte yolculuk eden bir adam ile bir kadın varmış.Hiç
beklenmedik bir anda , vahşi hayvanlar üzerlerine saldırmış.Bir ayı ,
adamı yakaladığı gibi , bir lokmada mideye indirmiş.Başka bir iri hayvan
da , kadını yiyip bitirmiş.Vahşi hayvanlar , çiftin yeni doğmuş
çocuklarına ise , dokunmamışlar bile.
Kısa bir süre
sonra , oradan geçmekte olan bir kadın , çocuğu ağaçların altında
yapayalnız yatarken görmüş ve çok şaşırmış.Annesiyle babasının , nerede
olabileceklerini merak etmiş ve çevreyi aramaya koyulmuş.Ancak , ikisinin
de orada olmadıklarını anlayınca , çocuğu almış ve kendi evine götürmüş.
Oğlan , sağlıklı
bir biçimde yaşıyor ; ancak , hiç büyümüyormuş.Gerçekten , çok güçlü bir
genç adam olmuş ; ama gövdesi , hala eskisi gibi ufacıkmış.Bir çocuğun
görünüşüne sahip olsa da , büyük ağaçları tutup , köklerinden
sökebiliyormuş.Adı Jackabeck'miş.
Yaptığı ilk iş ,
annesiyle babasını yiyen vahşi hayvanları bulup öldürmek olmuş.Bir
tanesinin midesinden , babasının sakalından bir tel ; diğerininkinden ise ;
annesinin saçından bir tutam çıkmış ve böylece Jackabeck , ailesinin gerçek
katillerini öldürdüğünü anlamış.Olağanüstü gücünün
yanı sıra , Jackabeck'in gizemli bir gücü de varmış.Nefesini neye üflese ,
garip bir tür sihir sayesinde ; ne dilemişse o şeye dönüşüyormuş.
Bir zaman sonra ,
cennete gidip orada neler olduğunu görmeye karar vermiş.Bunun için ,
yüksek bir ağaca tırmanmaya başlamış.Tepesine vardığında , nefesini ağaca
üflemiş ve ağacın boyu , bir anda çok uzamış. Jackabeck , tırmanmaya devam
etmiş ; ağacın tepesine vardığı her seferinde , nefesini üflüyor ve daha
yukarılara çıkıyormuş.Jackabeck ,
böylece , tırmana tırmana cennete ulaşmış.
Vardığı yerde ,
hazlarla dolu bir ülke bulmuş.Yemyeşil çayırlar , güzel ağaçlar ve
çiçekler varmış ; burada her şey birbirinden büyüleyiciymiş.Çevreyi
gezdikten sonra , gördüklerini kız kardeşine anlatmak üzere , ağaçtan
aşağıya inmeye başlamış.Daha sonra , kız kardeşini de yanına alıp , buraya
geri dönmeye ve sonsuzadek burada yaşamaya karar vermiş.İnerken , arada durup
; yukarıya kız kardeşiyle birlikte tekrar çıkarken , durup
dinlenebilsinler diye , ağacın dallarına küçük kulübeler yapmış.
Yere inip , kız
kardeşine gördüklerini anlatınca ; kardeşi , ilkin , ona katılmaya istekli
görünmemiş.Çünkü , kızcağız , bu denli yüksek bir ağaca çıkmaktan
korkuyormuş.Ama Jackabeck , ne yapıp edip , kardeşini inandırmış ve
birlikte , cennete doğru yola çıkmışlar.Kız kardeşi ve son anda yanına
almaya karar verdiği oğlu , önden ; Jackabeck de , bu ikisinin düşme
tehlikesine karşı önlem olarak , arkalarından , ağaca tırmanmaya
başlamış.Yoruldukça mola veriyor ve Jackabeck'in , inerken yaptığı
kulübeciklerde dinleniyorlarmış.Cennete vardıklarında , Jackabeck ; başka
insanların da yukarı çıkmalarını engellemek için , aşağıya eğilerek ,
ağacın gövdesinin üst kısmındaki dalları kesmiş.
Jackabeck , bir
süre kız kardeşiyle birlikte , cennetin güzelliklerinin keyfini çıkarıp ,
mutlu ve güvenli bir şekilde , buraya varışlarını kutladıktan sonra ;
yeryüzünde yapmaya alışık oldukları üzere , birkaç hayvan yakalarım
umuduyla , ormana kapan kurmaya gitmiş.
Ertesi sabah ,
neler yakalamış olduğunu görmek için , yeniden ormana giden Jackabeck ;
kapanlardan birine yakalanıp , kıvranan bir ateş topu görmüş.Öyle parlak ,
öyle sıcakmış ki ; Jackabeck , yanına gitmeye cesaret edememiş ve bu
mucizeyi haber vermek için , hemen kız kardeşinin yanına koşmuş."Kardeşim"
demiş , "Kapanlarımdan birinde , kocaman bir ateş topu var ; öyle sıcak ki
,
yanına yaklaşamıyorum"."Ah Jackabeck"
demiş kız kardeşi , "Güneşi yakalamış olmalısın.Geceleyin kaygısızca
dolaşırken , senin kurduğun kapana kısılmış olmalı.Git ve olabildiğince
çabuk serbest bırak onu.!"
Bunun üzerine ,
Jackabeck geriye dönmüş.Ancak güneş ; hem çok yakıcı olduğu için , hem de
gözlerini kamaştırdığından , yanına sokulup kapanı açamamış.Ne yapacağını
bilemez bir halde etrafına bakınırken , küçük bir fare görmüş ve nefesini
üstüne üfleyerek , hayvanı sıcağa karşı koyabilecek ve kapanı açabilecek
kadar , iri ve güçlü bir yaratığa dönüştürmüş.Güneş de böylece ,
yakalandığı kapandan kurtulmuş.
E-MAİL
asmakat2002@yahoo.com
 |